9 Kas 2007

Çoban Mehmet

Kalamda Dağı’nın eteklerinden çan sesleri duyulur duyulmaz doğruldu Mehmet. Soluklanmak için oturduğu çimenleri yassılaştırmış, toprağa eğmişti. Bir karıncayı ezemeyecek yüreğe sahip derlerdi onun için. Öyleydi de Çoban Mehmet değil karıncaları, toprağın insanlara bahşettiği otları bile ezemezdi. İçinden taşan merhamet duygusu ile, çimenlere her iki elinin desteğini verdi. Adeta saç tararmış gibi eğildikleri yönün aksine doğru tarayarak doğrulttu yeşilliği.

Son bir kez baktı eğri çimen mimarisine “evet olmuştur” diyerek mırıldandı. Sonra saldı 14lük bedenini bayır aşağı. Ak, kara, boz arkadaşlarını karşıladı gülümseyerek.

“Koş lan koş” diye bağırdı akranı Mahir.

Mehmet koşarak indi, koyun sürüsünün sahibi Yusuf Ağa’nın en küçük oğlu Mahir’in yanına.

“Dur lan oğlum soluğun kesilecek.”
“Bana bir şey olmaz Mahir Ağa.”

Mahir elindeki çıkını uzatarak; “Bubam bunları sana yolladı.”
“Sağ olsun amma bu biraz ufak değel mi?”
“Çüş lan gavat az yi de uşak tut gendine” diyerek bir tokat patlattı Mehmet’in ensesine.

Zoruna gitmedi Mehmet’in, hak ettiğini düşünerek utançla çıkını sol elinden geçirip bileğine bağladı. Diğer elinde dün gece kendi bıçağıyla dut ağacının genç dallarından yaptığı değnek vardı.

“O ne lan Memed’in asası mı?” dedi küçük ağa sırıtarak.

Cevap vermedi Mehmet. Döndü sürüsüne, toparladı onları, yoluna koyuldu. Diğer çobanlar gibi kavalı yoktu Mehmet’in. Olsaydı da çalamazdı belki. Yeteneksiz görürdü kendini, beceriden yoksun elleri vardı, koyun gütmekten başka bir işe yaramayan elleri.

Kendine haksızlık yaparak tırmandı Kalamda’yı. Dağın Büyük Azı Vadisi’ne bakan yamaçları Mehmet’in hayalleri ile doluydu. Kışı ahırda, yazı ormanlıkta geçirmeyeceği günleri hayal ederdi. Elinde değnek yerine, kalem olmasını isterdi. Okuma – yazma bilmek, adından başka şeyler de yazmak isterdi. Ak koyun, kara koyun, boz koyun nasıl yazılırdı acep? Kendine sorduğu bu sorunun yanıtı kendinde değildi, bundan emin olarak “koy ver gitsin be Mehmet” diye geçirdi içinden. Çabuk rahatlamıştı, sorgulayan gözleri neşeyle bakıyordu ormanına.

Oğlaklar, keçiler, koyunlar, minik kuzular hallerinden son derece memnun adeta bahar güneşinin altında cilveleşiyorlardı. Onları rahatça izleyebileceği bir yer seçti kendine Mehmet. Çimenlere bakarak oturdu. Körpe yeşil otları bir kez daha ezmişti. Ancak birazdan kalkıp düzelteceğini bilmek onu suçluluk duygusundan arındırıyordu.

Kalın düğümler attığı kirli bez çıkını açarak, önünde bağdaş kurdu. Yufka ekmek, soğan ve bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki zeytine iştahla baktı. Beş dakika içerisinde zeytinler yerlerini çekirdeklerine, soğanlar zarlarına, yufka ekmekler ise az sulanmanın verdiği sertlikle kırıntılara bıraktı. Yarı aç, yarı tok bir ifadeyle şükretti Mehmet. Yarın bu vakte kadar midesine sudan başka bir şey girmeyecekti bunu biliyordu. Kirli çıkına yarına kadar sürecek olan yemek hayalini koydu ve umutla katladı tek becerdiği işin mükafatını.

26 Mart 2007

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder