9 Kas 2007

Salih

Hayran olma, gıpta etme halleri kıskançlığın uzağında gelişir. Tıpkı Salih’inki gibi. Onun en yakın arkadaşına duyduğu hayranlık, içindeki sevginin tamamlayıcısıydı. En yakın arkadaşı ile aynı yılda, aynı mahallede doğdu. Çocukluğu, gençliği aynı okullarda yan yana geçti. Artık onu arkadaştan öte bir kardeş gibi görüyordu Salih. Aynı mesleğe gönül verdiler fakat atamaları farklı yerlere gerçekleşti. Kilometreler girse de aralarına Salih, kardeş gibi gördüğü can dostunu bir an olsun unutmadı, ona sık sık yazdı; kendini hatırlatmak ister gibi.


Salih zorunlu olarak kısa sürede emekli oldu ve zaman kaybetmeden arkadaşının yanına gitti. Yakınlarında yer almak, onun isteklerini yerine getirmek, onu mutlu etmek en büyük emeli idi. Ona duyduğu bağlılık, karısı Pakize ve çocuklarına duyduğu bağlılıktan belki de daha fazlaydı; bunu kafasında hiç ölçüp, biçmedi zira can dostu bu bağlılığı fazlasıyla hak ediyordu. O, kendisinin, karısının, çocuklarının ve vatandaşlarının kaderini belirleyecek tek isimdi; milyonlarca insana ağabeylik, babalık, atalık yapan Mustafa Kemal idi.


Salih, Mustafa Kemal’in baş yaveri olmaktan her zaman onur duydu. O’na en yakın kişi olarak, askeri planlardan, karnının tok olup olmadığından, canının rakı çekip çekmediğinden kısaca her şeyden haberdardı. Selanik’ten Ankara’ya uzanan yolculuklarında can dostunu bir kez olsun yanıltmadı. O, konuşmadan ne demek istediğini anlar ve çarçabuk uygulardı. Taa ki karanlık bir sonbahar sabahına kadar…

Doktorlar her an paşayı kaybedebileceklerini söylüyorlardı. Salih, can dostunun ayak ucunda öylece dikilmiş, belki gözlerini açıp bir istek de bulunur diye bekliyordu ama nafile doktorların onca çabasına rağmen onlarca devleti dize getiren, büyük komutan gözünü bile açamıyordu. O yatakta acıyla yatanın paşa değil de kendisi olmayı ne çok isterdi Salih. Böyle eli kolu bağlı kalmak, belki de birazdan can dostundan sonsuza dek ayrılacağını bilmek, içini kor gibi yakıyordu.


Saat dokuzu beş geçiyordu, doktorlar nöbet defterine “Vefat etmişlerdir” diye yazdılar. Salih’in o, odada görevi bitmişti artık. Hızla merdivenlerden aşağıya indi. Tabancasının namlusunu kalbine dayadı ve tetiği çekti. Göğsünden akan kanlar, gözünden akan yaşlarla oracığı yığılıverdi Salih.

Dolmabahçe Sarayı’nın alt katından duyulan tek el silah sesi, askerleri telaşlandırdı. Paşalarının vakitsiz ölümüne ağlayan askerler, Salih’i kanlar içinde buldular. Sol iç cebinde daha önceden karısına yazdığı veda mektubu da kırmızıya boyanmıştı.

Birkaç gün sonra Pakize ağlayarak okudu, kurumuş kanların lekelediği mektubu:
“Milletimizin ve her Türk'ün minnetle yád edeceği Atatürkümüzün sayesinde şerefinizi, haysiyetinizi muhafaza ederek ömrünüzün sonuna kadar sıkıntısızca yaşayabileceğiniz her şeyi temin etmiş bulunuyorum. Ben hayatımı Atatürkümüzün hayatına bağlamış ve ondan sonra yaşamamaya karar vermiş bulunduğum için hayatıma nihayet verdim. ...Her şeyi kemál-i sükunetle karşılayarak çocuklarınla sıhhat ve afiyetle yaşamanı dilerim. Her zaman bana şefkat ve muhabbetle bakan güzel gözlerini sonsuz sevgilerimle seni kucaklayarak ellerinden öper ebediyen arz-ı veda eylerim sevgili karıcığım, kıymetli Pakizem”

Mektubu bitirdikten sonra Allah’a şükretti Pakize. Salih Bozok ‘un intiharı ölümle sonuçlanmamıştı. Kederden titreyen elleri, mermiyi kalbine saplayamamıştı fakat bedeni hayata dönse de, ruhu dönemedi. Yalova’da bir çiftlik evine kapadı kendini, Mustafa Kemal Atatürk’ün yanına gideceği günü bekledi. Çok konuşmadı, fazla yemek yemedi, kır gezintisi yapmadı, silahla beceremediği ölümü hüzünle gerçekleştirdi.

1 yorum:

  1. uzun zamandır blogu takip ediyorum ama fazla yazı girmiyorsunuz sayfanıza okunduğunuzu bilmeniz adına yazıyorum lütfen devam edin

    saygılar

    YanıtlaSil