14 Ara 2011

Gerçek sevgi

Ali Bey, Bolluca ormanına terk edilen kimsesiz köpeklere bekçilik yapıyor. İşte gerçek sevgi, güven ve benzersiz huzur çoğumuzun erişemediği...

29 Eyl 2011

Vejetaryen Olmak


Benim vejetaryenlik öyküm bundan iki sene evvelline dayanıyor. Bir tv programı çekimi için bütün gün dağ taş gezmiş yorulmuştuk. Yolumuzun üzerindeki alabalık çiftliğinde durduk. Orada içleri balık dolu havuzlar vardı. Müşteriler için özenle hazırlanmış minderler, gölgelik ve oltalar. İnsanlar kendi tuttukları balıkları, garsonlara veriyor ve az sonra her biri marul ve soğanla süslenerek tabaklarında oluyordu. Garson bana yaklaşıp ne alırsınız diye sorduğunda "Balık dışında ne var" dedim. Bana yine et ürünlerini saymaya başladı. İçlerinde en masumu içine belki biraz ekmek katıldığından köfte görünüyordu. Tabağıma gelen dört büyük köfteyi süzerken yan masadan, 'süt danası' sözü kulağıma çalındı. Müşterilerden biri yemeğinin daha lezzetli olmasını istiyordu anlaşılan.

Başımı kaldırıp bizi çevreleyen ormana baktım. Bu sık ağaçların arasında yaşayan hayvanları düşündüm. Sonra evlerinden koparılıp, kamyon kasalarında sıkış tepiş hayvan pazarlarına götürdüldüklerini gördüm. Boyunlarına birer ip bağlanan koyunlar, annelerinin memelerini henüz bırakmış kuzular, sırtlarına değneklerle vurularak götürülmeye çalışılan inekler...

Bu manzara aklıma ilk hatırladığım Kurban bayramını getirdi. Bana ve ablama puantiyeli elbiseler, yeni ayakkabılar alınmıştı. Üstelik evde renkli şekerler ve çikolatalar da vardı. Bayram ne güzeldi. Taa ki o siyah keçi evimize gelene kadar. Köy okulunda öğretmenlik yapan ailem onu okul bahçesindeki ağaçlardan birine bağladı. Sevinçle koştum keçinin yanına. Köydeki arkadaşlarımın evlerinin altında ya da yanında ahırlar vardı. İnekleri, koyunları, yeni doğmuş kuzuları vardı. Şimdi bizim de bir keçimiz olmuştu. Belki yakında ahırımız da olur diye düşünüp, sevinmiştim. Okulun yakınlarında oturan aksi bir kadın olan Nazife Nine'nin ahırına gizlice girdiğimi hatırlıyorum. Saman çalmıştım. Ufak ceplerime doldurup kapıyı bile kapatmadan kaçmıştım. Keçimizin önüne koymuştum samanları. Yememiş, öylece durmuştu. Sonra taze asma yaprakları, ekin tarlasından yeni çıkmış başaklar, firikler... Yeşil renkli ne varsa topladım getirdim ona. Avuçlarımdan yedi. Dişlekti. Dudakları, avuçlarıma her değdiğinde gıdıklanıyordum. Bu oyun birkaç gün sürdü. Bayramdan bir önceki gün, keçi sürekli bağırdı. Kalın kalın meee'liyordu. Sabah uyandığımda annem yeni kıyafetlerimi giydirip, saçlarımı taradı uzun uzun. Pencereden bahçeye baktığımda keçinin bağlı olduğu ağacın çevresinde babamı ve birkaç kişiyi gördüm. Anneme "Babam keçiyi sattı mı göremedim onu" demiştim. Annem bayramın ne demek olduğunu anlatmaya çalıştı. Onu dinlemeyip, bahçeye fırladım. Keçim yoktu. Yerine ayaklarından ağaca asılmış bir et yığını vardı. Siyah derisi bir tepsinin içerisindeydi. Sonraki günlerde anne ve babama küstüğümü hatırlıyorum. Bu bizim son kurbanlık alışımız olmuştu. Dinden uzak olan babam bu davranışını, köylülerin kendisini zaten çok eleştirtiğini bayramda bunu yapmazsak burada da tutunamayacağımızı söylerek açıklasa da bu beni tatmin etmeye yetmedi.

O, alabalık çiftliğinde tabağımdaki köftelere bakarken "Siyah keçiyi ne çabuk unuttun" dedi bir ses. Vicdanım yine bütün duygularımı bastırmayı başarmıştı. Tabağımı ittirdim. İki sene evveldi. Bir daha et yemedim.

29 Ağu 2011

Güle Güle Tota


Lugano İstanbul'dan ayrılmadan evvel Can Bartu tesislerinde taraftarlara son kez seslendi."Buradan şampiyon bir oyuncu olarak gidiyorum. Burada futbol yaşantım bitti. Fenerbahçe camiası bir taraftar daha kazandı. Hayatımı Fenerbahçe taraftarı olarak sürdüreceğim."

Lugano benim için takımımın efsanelerinden biri. Onu beş senenin sonunda yitirmiş olmamız canımı çok sıkıyor. Alex hariç takımdaki hiçbir ayrılış bu kadar üzemezdi beni. Her maçta kafa golüne çıksın diye koltukların tepesinde adına yazılmış besteyi söylediğim anları hatırlıyorum şimdi; Alex frikiği kesti tam içeri koy şimdi kafayı Lugano Moreno, Lugano Moreno ve onun kafa golleri.

Yolun açık olsun cesur yürek, yaşattıkların için teşekkürler...

9 Tem 2011

Kaldır öpülesi anlını ve bak bana


Pazar sabahından beri mideme kramplar giriyor. Fenerbahçe her yerde ilk haber. Meclisteki yemin krizinin tam da ortasında gündem değişti(!) Medya kararını verdi, Fenerbahçe şike ile şampiyonluk kazandı. Manşetler öyle ağır ki... Henüz yargılama aşamasına bile gelinmemişken hüküm veren medya kuruşlarının bu yaptığı düpedüz leşçilik. Meğer ne çok bilenen varmış hem içeride hem dışarıda Fenerbahçe yönetimine ne çok nefret besleyen varmış. Bizden olan nankörler senelerdir Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe Spor Kulübü adına yaptıklarını bir kalemde silmişe benziyorlar. Ben bu adamların Fenerbahçeliliklerinden şüphe duyuyorum, "Başımızı öne eğdi" diyorlar, benim başım hala dik! Çünkü Atatürk'ün övgüsüne mazhar olmuş bir takımın taraftarıyım.

Ülkedeki hukuk sisteminin durumu içler acısı, bunu nicedir biliyoruz. Adalet dağıtmaktan yoksun bir yargı yetersiz delillere rağmen bulduğunu tıkıyor içeriye. Yeter ki kendinden olmasın, farklı düşünceye tahammülü yok bunların. Baskı ve tehdit ile yıldırmaya çalıştıklarının kimi komutan, kimi milletvekili, kimi gazeteci...

Böyle bir hukuksuzluk ortamında Aziz Yıldırım ve ekibinin iki çanta ile görüntülenmiş olması beni tatmin etmiyor, edemez de! İster ligden çekilelim, ister 1.lige inelim olan biten hiçbir şey güvenimi zerre kadar sarsamaz. Ben biliyorum! Bu sezon yaşadıklarımız gerçekti, oyuncuların ıslattığı o formalar gerçekti.

Kulaklarımı her şeye kapamış durumdayım. Yalnızca başkanın sağlığı için endişeleniyorum. Fenerbahçe'yi ailesinden bile üstün tutan bir adam ne yapmışsa, kendini hangi çukura atmışsa Fenerbahçe'nin çıkarlarını kendi çıkarlarından önce gördüğünden yapmıştır. Bu tutuklamalar yalnızca futbol dünyasını ilgilendirecek kadar yüzeysel değil. Aslında biraz yakından bakılırsa işin içinde çok farklı durumların olduğu görülebilir. Bursaspor'un ligden düşürülmesini bile araştırmaya tenezzül etmeyenler bu adamlar, şans oyunları uğruna alınıp-satılan maçlardan da bihabermiş tavrı takınananlar da onlar. Kimse masum maskesi takmasın. Çarkın dönmesi için bir ağacın budanmasını gerekiyordu onlar da 104 yıllık bir çınara dadandılar.

21 Haz 2011

Beyaz'ı kurtarmak

Bu sabah ablam bir inşaatın önünden geçerken bu dünyalar güzeli golden'ı görmüş. Elektrik kablosu ile bağlı tutulan, önünde ne yemek ne de su bulunan köpek perişan haldeymiş. İnşaatın bekçisini bulup köpeğin sahipli olup olmadığını sormuş bekçi de "Biz bakamıyoruz almak istiyorsanız alın" deyince hemen beni aradı. "O köpeği oradan kurtarmalıyız sen ona bir yuva bulabilirsin" dedi. Kendi evinde de köpeği olan ablam maalesef golden'i sahiplenemiyor ama ben Bursa ve çevresinden ilgilenecek bir hayvanseverin mutlaka var olduğu kanısındayım.

***

Dün bu ilanı geçtikten sonra internetten bana ulaşan Sonay hanım ve eşi araba ile gidip Beyaz'ı aldılar. Beyaz diyorum çünkü onun bir adı olmamış şimdiye kadar. Sonay hanımların da ilk işi ona bir isim vermek olmuş. Beyaz'ı muayene eden veteriner onun dayak yediğini söylemiş. Kısacık bir kablo ile bağlı durmaktan dizleri yara tutmuş. Ben bunları telefonda işittiğimde çok çok üzüldüm. Ancak neyseki kalıcı bir sorunu yok yavrumun. Beyaz, içi pislik ve kötülük dolu inşaattan çiçeklerle bezeli bir villaya geçti. Kalan yaşamında sevgi dolu eller okşayacak onu. Bütün bunları bilmek, hala iyi insanların olduğunu hissetmek çok güzel. Çaba sarfeden ve ilgi gösteren herkese çok teşekkürler.

Önce



ve sonra

13 Haz 2011

Oy kullanmanın da bir ehliyeti olmalı



Biliyorum bu önerme hümanist yaklaşım ile taban tabana zıt ancak şunu da çok iyi biliyorum ki insancıllığın zerresi kalmadı bende. Elbette yalnızca siyaset düşürmedi beni bu hale. İnsanları gördüm. Onlar ki genç kayın ağaçlarını kestiler, onlar ki av turizmi denilen açgözlülük yüzünden zengin olana tüfek verip ayıları, geyikleri katletme imkanı verdiler. Onlar ki tecevüz ettiler bir bebeğe, sigara yanıklarıyla donattılar minnacık bedenini. Onlar ki yaktılar yurtlarını, bayraklarını. Kendilerini kurtaran o eşşsiz adamın büstlerini kirlettiler nankörce! Onlar ki zenginleri daha zengin yoksulları daha yoksul kıldılar. Onlar müslümandılar, hristiyandılar, dinsizdiler ne fark eder? Onlar A partiliydi, B partiliydi ne fark eder? Onlar doğuluydu, batılıydı ne fark eder? Merhametsizlik en büyük hünerleri oldu; kibir, yalan, bencillik ile donatılmış insanoğlu... Beni düşman ettiler kendilerine. İşte bu yüzden insancıl bir yanım kalmadı benim.

Şimdi söylüyorum 18 yaşını doldurmak yeterli olmamalı oy kullanmaya. Kabileden iki isim sayamayan, haritada Ankara'nın yerini bulamayan, bilenle bilmeyen bir olur mu hiç?

Hadi bu insanlar doğuştan şanssızdı. İmkansızlıklar yüzünden okuyamadı, ekmek derdine düştü de TBMM'nin açılımının ne olduğunu kırkına geldiği halde öğrenemedi. Hayat, adil davranmadı onlara peki ya yarı cahillere ne demeli?

Çoğu kentliydi onların. Okudular elbet ama boşuna. Kendilerini kimin yönettiğinden bihaber en büyük emelleri hangi saç renginin tenlerine yakışacağı, hangi ojenin ince gösteceği o dolma parmakları, hangi arabanın otobanda kaç basacağıydı. Ama sorsan kendileri siyasetin ta içinden gelmekte. "Oyum şu partiye" Lakin nedeni yok. Altyapısı yok. Bilmiyor ki sorgulamıyor. Şarkı sözlerini ezberlemekten seçim bildirgelerini okumaya zamanı olmuyor. Politikada dönen dolapları göremiyor çünkü cuma gecesi kaçtıkları mekanlarda herbiri zaten birer dolap çevirmekte.

Bu insancıkların bir kısmının benimle aynı partiye oy atmalarındaki tek neden, "Aman şeiat gelmesin, içki yasakları olmasın, sonuna kadar içelim, sevişelim, dejenere olalım." Cumhuriyetin temel dinamiklerinin yok edilmeye çalışılması, özelleştirmeler, Ergenekon davaları, özel okullar, özel yetkili mahkemeler, yeni Anayasa, güdülen bir halk umurlarında değil. İndirimde olan deri bir çizmenin kendilerine göre olanını bulamayışları yahut yaza damgasını vuracak bir şarkının sözlerini henüz ezberleyememiş olmaları bütün o saydıklarımdan daha büyük bir kahır meselesi.

Boşvermişçilerin kalan yarısı da görüşlerimle taban tabana zıt olan partiyi desteklemekte. Öyle bir cehaletle karşı karşıyayız ki bir adamın kollarını aça aça yürüyüşüne, özgüvenine, bıyığına, eşinin kafasındaki bez parçasına göre bile oyları şekillenmekte. Din kisvesi adı altında manevi duygularının sömürülmesine izin veren bu seçmenler laikliği yaşamları için en büyük tehdit olarak algılamakta. Göremedikleri nokta, dinin temelde vicdana dayalı olduğu gerçeği. Vicdandan yoksun bir iktidar "Bizden olmayanı asarım keserim" diyerek, kul hakkı yiyerek yalnızca göstermelik namazla, oruçla gerçek dindar olabilir mi?

Kim ne derse desin. Seçmen olmanın da vekil olmanın da bir ehliyeti olmalı. A ile b harfini yan yana getirmekten bile aciz eski topçuların, dağlarda askerleri bombalayan eski teröristlerin elini kolunu sallayarak meclise girmelerine demokrasi denmemeli.

10 May 2011

Bilim Adı Altında Katliam


Geçenlerde bir arkadaşımla market alışverişindeydik. Şampuan almak için kozmetik bölümünw geçtik. Raflara göz gezdirirken arkadaşım, "Benim şampuanım belli Pantene." diyerek normal saçlar için olanından bir tane alıp sepetine attı. "Tavşanları seviyor musun?" dedim. Nereden çıktı bu soru der gibisinden kaşlarını kaldırarak "Evet" dedi. "Sepetine attığın o ürün sayesinde yüzlercesi ölüyor." diyerek kozmetik endüstrisindeki deney gerçeğinden söz etmeye başladım.

Kremler, losyonlar, parfümler, traş köpükleri, makyaj malzemeleri çoğunun test aşamasında bilim adı altında hayvan katliamı yapılmakta. İnternette bununla ilgili çok fazla görsel var. Ancak ben bunları değil bloğuma koymak, izlemeye bile tahammül edemiyorum. Lakin bu araştırmama engel değil. Güzelleşme uğruna cildimizde kullandığımız makyaj malzemelerinin o alacalı bulacalı paketlerinin altında yatan gerçeği görmezden gelmek, suça ortak olmak demektir. Denek olarak kullanılan tavşanların önce kürklerinin soyulduğunu ardındansa ürün içerisindeki maddelerin direkt olarak cildine sürüldüğünü ve bu işlemler esnasında hayvanın uyuşturulmadığını biliyor muydunuz?

Bu yazıyı okumaya başlayanların büyük bir kısmının şu an bu cümleleri okumadığını ve sayfayı çoktan kapatıp başka alemlere daldığının farkındayım. Bir kısmının da arkadaşımın dediği gibi "Ben almayınca ne olacak ki bir kişi ile deney mi önlenir?" düşüncesiyle vicdanlarını susturmaya çalıştıklarının da farkındayım. Geriye kalan azınlığın ise birazdan vereceğim bağlantı adresine tıklayarak "Dur bakalım benim şampuanım hayvanlara zarar veriyor mu?" diyerek kontrol edecek ve sonrasında ilkeli davranarak bu konuda duyarlı olacakları düşüncesindeyim.

Peta'nın resmi sitesinde markalara göre araştırma yapmak için lütfen tıklayınız.

30 Nis 2011

Bana Odun Deme

Alanya'da denizden karaya vuran değersiz tahta parçalarına yalloz deniyor. Yalos ise Yunanca'da sahil, kıyı anlamına geliyor. İşte Filiz Ateş ve Christiane Alaettinoğlu da bunlardan esinlenerek yaptıkları çerçöp zanaatına Yalos ismini takmışlar. Deniz kenarından topladıkları odun parçalarına ruh katarak farklı bir hobi alanı yaratmışlar. Sırları da tahta parçalarını hayal ürünleriyle birleştirirken hiçbir yapışkan madde kullanmamaları.
Yalos ürünlerine ulaşmak için: http://yalos.blogspot.com adresini inceleyebilirsiniz.


26 Nis 2011

Semt sakinleri





Fotoğraflar kışa ait. Havanın soğuk olduğu dönemlerde uyumak için Chevrolet'i seçen minik kedi. Uykusunu böldüğüm için sonunda kızdı işte.


Semtin yakışıklılarından Lugano çok kibardır kendisi. Başını okşayanları evine kadar bırakır.


Birileri bu güzelliği şubat ayında bizim sitenin bahçesine terk etmişti. Birkaç gün içinde sahiplendirdik.


Münü Teyze bu bayrağı Fenerbahçe'nin Bjk galibiyetinden hemen sonra asmıştı. Bayrak 20 şubattan bu yana Bejekeli eşi Kemal amcaya nispeten hala orada.


Tatliş ve Barbi


Hammar çifti ve kedilerinin kış güneşi keyfi


Lugano ve Aydınlık. Karınları tok, mutlu görünüyorlar.

Rejimler değiştikçe heykeller yıkılıyor


“Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”
M. Kemal ATATÜRK


Rejimler değiştikçe heykeller yıkılıyor. Bunun en iyi örneklerini filmlerde görüyoruz. Ulis'in Bakışı filminde Lenin heykeli yıkılıp bir gemi güvertesine konulmuş, Tuna Nehri üzerinde usul usul ilerliyor. Elveda Lenin isimli filmde farklı olan tek şey heykelin bu defa gemide değil de bir helikopterle Doğu Avrupa'yı terk etmesiydi. Sovyetlerin çöküşünü yıkılan heykellerle sinemadan izledi Dünya.

Taliban'ın Afganistan'da yıktığı Buda heykelleri dünya kültür mirasları listesindeydi. "Put" diye yıkıldı bilinen en eski buda heykelleriydi. Dünya ile beraber Gül'ün başdanışmanı dönemin Dışişleri Bakanı Hüseyin Diriöz de kınadı bu yıkımı. Ülkesindeki kültür ve sanat düşmanlığına bakmadan "Hiçbir gerekçenin böyle bir tahribatı haklı kılmayacağını" söyledi.

Türkiye'nin her yerinde anıt heykeller olması gerekirken sudan nedenlerle kaldırılıyor. Evet çeşitli nedenlerle heykeller yıkılabilir, bir yerden başka bir yere taşınabilir ama buna biz değil kurulacak olan sanat kurulları karar vermelidir. Yukarıdakilerden biri burun kıvırdı diye anıtlar yok ediliyor. AKP'nin sanata bakış açısı ortada. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nı birleştirerek sanatı satılacak mal olarak gördüklerini kanıtladılar. "Ben böyle sanatın içine tükürürüm." diyen bir adam düşünün. Bu adam ki Başkent Ankara'ya senelerce başkanlık yapsın.

Son olarak parti başı Kars'taki İnsanlık Anıtı'na, "ucube" diyerek siyasi linç kararını verdi. İmzalar toplandı, sanatçılar eylemler yaptı lakin yıkımın önüne geçilemedi. Bir ülkede Başbakan'ın beğenisi her şeyin üstüne geçiyorsa o ülkede demokrasiden söz edilemez. Aslına bakarsanız Erdoğan'ın bu müdehaleci tavrı beni çok fazla şaşırtmadı. Zira sigara ve alkol bırakılacak, üç çocuk yapılacak şeklinde kampanyalar yürüten kişi de kendisiydi. İleri demokrasilerde(!) akıl ve mantıktan uzak fetvalar da oluyormuş, devlet büyükleri sayesinde öğrendik!

22 Şub 2011

Bodur Elma

Üzümlü Köyü Alanya'dan hayli yukarıda. Mevsim gereği bodur elmalar çiçeksizdi. Ziraat mühendisi Ümit Bey çiftçilere bodur elmada budamayı gösterdi. Köylülerin soruları öyle çoktu ki bahçelerinde karşılaştıkları sorunlardan bahsedip, ne yapmalaları gerektiğini öğrenme çabası içerisindeydiler. Bir an durdum düşündüm doğru tarım yapmak için can atan bu insanlara devlet nicedir sırt çevirmiş. Babadan kalma yöntemler, yerlerini kulaktan dolma bilgilere bırakmış. Attıkları her adımda para tuzağına yakalanmışlar. Yine de bırakmamışlar bahçelerini. İşte devlet desteğini bu insanlardan esirgiyor, kendi toprağını gün be gün çoraklaştırıyor.
















8 Şub 2011

Arafatta Bir Çocuk



Arafatta Bir Çocuk, Livaneli'nin ilk kitabı. Ona bir sahafta rastladım. Üst üste dizilmiş bir kitap yığınının arasında duruyordu. Kirden grileşmiş beyaz bir kapak ve içerisinde eski sarı sayfalar... Yine de fazla yıpranmış sayılmazdı.

Aslına bakarsanız bu kitabı kitapçılarda bulabilirdim. Bunun için biraz fazla üzerine düşmem gerekirdi ama şu anda elimde tuttuğum ilk basımın tadını bana hiçbir şekilde veremezdi. İlk yayından tam 33 sene sonra Livaneli'nin ilk göz ağrısını kitaplığımda görmek tarifsiz bir mutluluk.

Genel ağda ne kadar araştırdıysam da ilk basımın ön yahut arka kapağına rastlayamadım. Dolayısıyla Cem Yayınevi'nin 1978 yılı için hazırladığı arka kapak yazısını olduğu gibi aktarmak istiyorum.

"Ömer Zülfü Livaneli, ünü yurt dışına taşmış büyük bir müzikçimiz olduğu kadar usta bir yazardır da. Arafatta Bir Çocuk, kitap olarak çıkan ilk yapıtıdır. Livaneli'nin edebiyatımızda şimdiye kadar duyulmamış, yepyeni, kendine özgü bir sesi vardır. Yayınevimiz Ömer Zülfü Livaneli'nin ilk yapıtını kıvançla sunarken, yazarın gelecek romanlarını da yakında okurlarımıza ileteceğini muştular."

Arafatta Bir Çocuk



Ömer Zülfü Livaneli, ünü yurt dışına taşmış büyük bir müzikçimiz olduğu kadar usta bir yazardır da. Arafatta Bir Çocuk, kitap olarak çıkan ilk yapıtıdır. Livaneli'nin edebiyatımızda şimdiye kadar duyulmamış, yepyeni, kendine özgü bir sesi vardır. Yayınevimiz Ömer Zülfü Livaneli'nin ilk yapıtını kıvançla sunarken, yazarın gelecek romanlarını da yakında okurlarımıza ileteceğini muştular.