29 Eyl 2011

Vejetaryen Olmak


Benim vejetaryenlik öyküm bundan iki sene evvelline dayanıyor. Bir tv programı çekimi için bütün gün dağ taş gezmiş yorulmuştuk. Yolumuzun üzerindeki alabalık çiftliğinde durduk. Orada içleri balık dolu havuzlar vardı. Müşteriler için özenle hazırlanmış minderler, gölgelik ve oltalar. İnsanlar kendi tuttukları balıkları, garsonlara veriyor ve az sonra her biri marul ve soğanla süslenerek tabaklarında oluyordu. Garson bana yaklaşıp ne alırsınız diye sorduğunda "Balık dışında ne var" dedim. Bana yine et ürünlerini saymaya başladı. İçlerinde en masumu içine belki biraz ekmek katıldığından köfte görünüyordu. Tabağıma gelen dört büyük köfteyi süzerken yan masadan, 'süt danası' sözü kulağıma çalındı. Müşterilerden biri yemeğinin daha lezzetli olmasını istiyordu anlaşılan.

Başımı kaldırıp bizi çevreleyen ormana baktım. Bu sık ağaçların arasında yaşayan hayvanları düşündüm. Sonra evlerinden koparılıp, kamyon kasalarında sıkış tepiş hayvan pazarlarına götürdüldüklerini gördüm. Boyunlarına birer ip bağlanan koyunlar, annelerinin memelerini henüz bırakmış kuzular, sırtlarına değneklerle vurularak götürülmeye çalışılan inekler...

Bu manzara aklıma ilk hatırladığım Kurban bayramını getirdi. Bana ve ablama puantiyeli elbiseler, yeni ayakkabılar alınmıştı. Üstelik evde renkli şekerler ve çikolatalar da vardı. Bayram ne güzeldi. Taa ki o siyah keçi evimize gelene kadar. Köy okulunda öğretmenlik yapan ailem onu okul bahçesindeki ağaçlardan birine bağladı. Sevinçle koştum keçinin yanına. Köydeki arkadaşlarımın evlerinin altında ya da yanında ahırlar vardı. İnekleri, koyunları, yeni doğmuş kuzuları vardı. Şimdi bizim de bir keçimiz olmuştu. Belki yakında ahırımız da olur diye düşünüp, sevinmiştim. Okulun yakınlarında oturan aksi bir kadın olan Nazife Nine'nin ahırına gizlice girdiğimi hatırlıyorum. Saman çalmıştım. Ufak ceplerime doldurup kapıyı bile kapatmadan kaçmıştım. Keçimizin önüne koymuştum samanları. Yememiş, öylece durmuştu. Sonra taze asma yaprakları, ekin tarlasından yeni çıkmış başaklar, firikler... Yeşil renkli ne varsa topladım getirdim ona. Avuçlarımdan yedi. Dişlekti. Dudakları, avuçlarıma her değdiğinde gıdıklanıyordum. Bu oyun birkaç gün sürdü. Bayramdan bir önceki gün, keçi sürekli bağırdı. Kalın kalın meee'liyordu. Sabah uyandığımda annem yeni kıyafetlerimi giydirip, saçlarımı taradı uzun uzun. Pencereden bahçeye baktığımda keçinin bağlı olduğu ağacın çevresinde babamı ve birkaç kişiyi gördüm. Anneme "Babam keçiyi sattı mı göremedim onu" demiştim. Annem bayramın ne demek olduğunu anlatmaya çalıştı. Onu dinlemeyip, bahçeye fırladım. Keçim yoktu. Yerine ayaklarından ağaca asılmış bir et yığını vardı. Siyah derisi bir tepsinin içerisindeydi. Sonraki günlerde anne ve babama küstüğümü hatırlıyorum. Bu bizim son kurbanlık alışımız olmuştu. Dinden uzak olan babam bu davranışını, köylülerin kendisini zaten çok eleştirtiğini bayramda bunu yapmazsak burada da tutunamayacağımızı söylerek açıklasa da bu beni tatmin etmeye yetmedi.

O, alabalık çiftliğinde tabağımdaki köftelere bakarken "Siyah keçiyi ne çabuk unuttun" dedi bir ses. Vicdanım yine bütün duygularımı bastırmayı başarmıştı. Tabağımı ittirdim. İki sene evveldi. Bir daha et yemedim.