26 Eyl 2014

Gazozdan Anılar

Çok küçükken annem memleketi olan Eskişehir'de bir hamama götürmüştü bizi. Nefret etmiştim, ilk ve son gidişim olmuştu. Ancak oradan çok acıkarak çıktığımı hatırlıyorum. Annem gazoz ve simit almıştı bize. Zafer portakal gazozuydu, çok acıktığımdan o tat bana müthiş güzel gelmişti. Seneler sonra yeniden yollarımız kesişti, tat hala aynıydı. Fanta'ya yenilmiş garibim, piyasada çok dallanıp, budaklanamamış.
Gazoz deyince, kulvarında bir numara olan bana göre Niğde Gazozu'dur. Çocukken Mersin Kızkalesi'nde bir pansiyonumuz vardı. Kasa kasa cam şişelerde kolalar, gazozlar gelirdi. Niğde gazozunu alıp, bizimle çalışan amcama açması için verirdim. Jelibon eşliğinde içerdim ama şişeyi bitiremez yarım bırakıp giderdim. Bir saat sonra dolaptan yeni bir gazoz alıp amcamdan açmasını isterdim. Akşama kadar bu iş defalarca tekrarlanırdı. Zaten birkaç sene içerisinde iflas bayrağını çekti bizimkiler, işletmeye verdiğim zarar büyük. Hey gidi hey. Bazı tatların ve kokuların insanın üzerinde bıraktığı etki ne olursa olsun unutulmuyor. Bence tatlarla ya da ambalajlarıyla oynanmamalı, yeniliğe kapalı değilim ama sanıyorum biraz klasikçiyim. 







21 Eyl 2014

Hint Mabed Ağacı

Bahçemizin sıcak iklim aşığı Plumeria'sı. Asya'da Budist tapınaklarının bahçesinde bulunduğundan Hint Mabed Ağacı olarak anılıyor. Yaygın olarak ise  Amerikan Ful ya da Katmersiz Ful diye isimlendirilmiş. Görüntüsü muhteşem lakin kokusu görüntünün çok önüne geçiyor. Baş döndüren tropikal, meyvemsi bir kokuya sahip. Çiçekleri çok hassas, en ufak bir esinti onları yere serpiştiriyor. Bahçede toprağa düşenleri toplayıp, eve getirdim lakin çok çabuk soldu rengi. Hawaii'de boyunlara geçirilen çiçek taçlarına Plumeria'lar da serpiştirilirmiş. Sanıyorum tene değmesi hiç rahatsız etmediğinden tercih ediliyor. Yumuşacık taç yapraklarına dokunmak, yavru bir kediyi okşamak gibi. Akdeniz iklimindeyseniz bu ağaca bahçenizde mutlaka yer vermelisiniz. Yaz başında çok daha çiçekliydi ağaçlar, o zaman fotoğraflama şansım olmadı ama bu hali bile seyre değer. 









17 Eyl 2014

Terk Edilmiş Bir Sahne

Aspendos Antik Kenti'nden dönüşte, bir yer dikkatimi çekti. Terk edilmiş bir alan. Zamanında turist çekme amacıyla yapılmış, istenilen randıman alınamayınca da kendi halinde çürümeye bırakılmış bir sahne. 

İçeriye yalnız girdim, tabir yerindeyse in cin top oynuyordu. Çıt yok. Merdivenlerden çıkarken ürkmedim değil ama neyle karşılaşacağımı bilmediğimden bu durum heyecanlandırdı beni. Tedirgin ilerlerken ayak ucumda bir kıpırtı, kertenkele yaprakların arasından hızlıca geçti, anlayacakmış gibi sesli olarak, "Off sen miydin" deyivermişim. Yukarıya çıktığımda bir anda Spartaküs'teki Batiatus Hanesi geldi aklıma. Dominos'un talimhanesi, karşı taraftaki koltukta yelpazesini sallayarak, esirlerine bakan kızıl saçlı domina. 

O diziyi Spartaküs rolünü canlandıran Andy Whitfield hayatını yitirince bırakmıştım. Yeni sezonda birkaç bölüm daha izlemiştim ama karaktere bir türlü ısınamamıştım.

Güneş tepemde olmasa orada biraz vakit geçirmek isterdim, böyle bir mekanda olmak hoşuma gitmişti doğrusu. Bakarsın bir akşam üzeri giderim oraya. Karşı koltukta oturup köleleri izleyen domina'nın yanına ilişir, seyrederim kafamdaki filmi.













12 Eyl 2014

Muz Hasada Geldi

Alanya'nın muzu meşhurdur. Genelde şehir dışına gidenler hediyelik olarak muz götürmeyi tercih ederler. Antalya'ya kadar yol kenarlarında muz bahçelerinin hemen yanına tezgah kuran köylüleri görmek mümkün.
Ben de evden markete giderken muz bahçelerinin yanından geçiyorum. Çoğu zaman turistleri muzlarla fotoğraf çektirirken görüyorum, buralara ilk geldiğimde bu bahçeler beni de cezbetmişti. Şimdi bahçelerin içerisinde pek dolaşmıyorum hem hevesimi aldım hem de muz balyalarının lekeleri kolay kolay çıkmıyor giysilerden. Bazen birkaç tane toplayıp, evde olgunlaştırıyorum. Çok doğal ve lezzetli oluyor. Aslında Alanya'da muz üretimi, örtü altı sayesinde on iki aya yayılmış durumda. Açık bahçede muz yetiştirmek daha zahmetli, birim alandan alınan verim de daha düşük.
Alanya muzu iç ve dış piyasada üreticinin yüzünü hep güldürsün, güldürsün ki bahçeler katledilip otel yapılmasın. Köylüler tarlasını eksin biçsin ve güzelim Akdeniz hep yeşil kalsın.








10 Eyl 2014

Akzambak Üzerine



"Zambak arıyorum."
"Bu mevsimde bulamazsın."
"Dağ döşünde bulurum."

Elinde bir kese kağıdı erkenden çıktı yola, toprak bir yoldan geçti, kenar mahallelerden birine geldi, üç çocuk tekmeledi eski meşin bir topu. Şehri hapseden tellerin arasından sızdı ormana, pas oldu siyah elbisesi. Bir kuş uçtu üzerinden, kıyıya doğru çırpıyordu kanatlarını.

Yamacı yukarıya doğru tırmanırken ne denli mutsuz olduğu geldi aklına. Düşüncelerini silkeleyip atmak istercesine kafasını hızlıca salladı. Kızıl bir sinek vızıldadı kulağında. Hızlandı adımları, akşam çökmeden bulmalıydı zambağı. Hoş bugün güneş hiç doğmamıştı, bakarsın akşam olmaz ay da çıkmazdı. Şafak sökerken mutsuzluktan durmuştu zaman.

Bir rüzgar esti, savruldu meşe yaprakları. Uzaklardan bir pınar şırıldadı, suyu bulup ellerini yıkamak istedi, ellerine baktı yalnızlığı gördü. Kirlenerek devam etti dağ döşüne.

Terledi, saçlarını karıştırdı. Tokası düştü, baktı ayaklarının dibine, ayrık otlarının arasında kaybolup gitmişti. Kafasını kaldırdığında gördü onu, kayaların arasında bir zambak, öylece duruyordu. Bulduğu bir sopayla çıkardı soğanı topraktan, çiçeği boynundan tutup kese kağıdının içerisine koydu. Bir emanet taşır gibi dikkatlice indi gerisin geriye şehre.

O küçükken babası, çocukluğuna, çobanlık yaptığı zamanlara ait hikayeler anlatırdı. Yabani zambaklardan, güttüğü sürünün zambaklara yaklaşmaması için ne denli çaba harcadığından bahsederdi. O yamaca her tırmandığında zambakları yerinde bulmaktan, beyaz ve nazlı hallerini izlemekten ne denli keyif aldığından söz ederdi.

Düşünceler ve yol yormuştu onu ancak hiçbir şey hissetmiyor gibiydi. Yalnızca içinde derin bir sızı vardı. Ağlamak istiyor, ağlayamıyordu. Bir selvinin gölgesinde bekledi bir müddet. Kambur bir adam geldi yanına, elinde bir kova su ve ufak bir kazma vardı.

"Bulmuşsun Zambağı."
"Buldum."
"Sen dikmek istersen su ve kazma burada. Toprağı çok az belle, zaten hala yaş."

Yapamam der gibi kafasını iki yana salladı, uzattı kese kağıdını kambur adama. Elini cebine attı, on beş lira çıktı ancak. "Şimdilik al bunu, yine getireceğim. Babama iyi bak, toprağını susuz, çiçeksiz bırakma."

Defin işleri süren bir mezarın yanından geçti. Telaşlı bir kalabalık vardı, ağıtlar yükseliyordu.


 Resim :  Cornelis Springer 1886

7 Eyl 2014

Ankara'da


Ata ile her uçuş öncesi strese giriyorum. Hoşlanacağı ne varsa dolduruyorum çantaya. Kemer bağlatmayacak diye pek korktum ama wotti de kemerlendiğinden gelişte ve gidişte hiçbir sorun çıkarmadı Ata bebek.




Sitenin hayvanları ile bol bol vakit geçirdi Atoş, bizim yabani tavşanlar gibi kaçmadıklarından evden havuç, marul taşıyıp elleri ile besledi yavruları.




Oyun, yağmurla sonlandı ama olsun yağmuru izlemek de güzel özlemiş minik.



Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bando konserine denk geldik. Ulusal duygular ön planda sonsuz bir neşe ve coşku içerisinde eşlik ettik bandoya. Ne çok marş biliyormuşum, hoşuma gitti doğrusu.






Ve Anıtkabir... Ankara'ya her gittiğimde ziyaret ediyorum ama içimdeki heyecan hep aynı. Özlüyorum.