27 Haz 2016

Eski Mezarlık

Eskiden babalar oğullarına dağlık bölgedeki arazileri, kızlarına ise denize yakın yerleri bırakırmış. Buralarda böyle anlatılır. Sahil kesimi değersizmiş. Öyle ya eski uygarlıklarda da kaleleri hep tepelere kurmuşlar. Çağın imkanlarına sahip olmadıklarından deniz üzerinden gelen tehditlere karşı koyamaz, düzlükteki bataklıkları kurutamaz; kıyıda sıcak ve salgın hastalıklarla baş edemezlermiş. Yakalara yerleşmez, yalnızca ölülerini gömerlermiş.
Anlatılanları doğrular nitelikte, bulunduğum yerin yirmi km içerisinde denize sıfır üç eski mezarlık biliyorum. Neyse ki açgözlüler buralara uzanıp o çarpık apartmanlarını dikememiş ve şehir bir parça daha yeşil kalmış. Eski taşlar, çeperlerdeki begonviller ve yaşlı zeytin ağaçları; hepsi mistik dokunun bir parçası. Burada olup ıssızlığı dinlemek iyi geliyor bana.







22 Haz 2016

Oyalar ve Kanaviçeler

Annemin büyük teyzesi, benim için özeldir. Yetmişine gelmesine rağmen çılgındır, evde dansöz kıyafeti bulundurur; canı sıkıldıkça mezdeke oynar.  En büyük hobisi telefon sapıklığıdır. Tanıdıklarını işletmeyi çok sever, reytingi de büyüktür ha ama bir bana tutmuyor numarası. Beni çok sever, seneler evvel evde kaldığımı düşünerek evine gelen doğal gaz tamircisine, beni söylemiş. Cüzdanından vesikalık fotoğrafımı çıkarıp göstermiş. Çocuk: "Olur buluşalım." deyince, koşarak geldi bana: "Elin herifine ne diye gösteriyorsun fotoğrafımı?" diye atar yaptım epey. "Kafkas'da buluşursunuz, ben de gelirim. Eli ekmek tutuyor çok da yakışıklı bir gör." ısrarları başladı. "Yahu teyze seninle tarzlarımız tutmuyor, senin yakışıklı anlayışın nedir?" diye sordum. "Alişan." cevabını alınca, konuyu sonsuza dek kapattık. Yığınla böyle utanma odaklı anımız var.

Evliliği birkaç ay süren teyzoşumun çeyiz sandığı umut ve hayallerle işlenen el emekleri ile dolu. Çoğunu fotoğraflayamadım ama nereden baksan elli yıllık danteller, kanaviçe örtüler, mendiller... Özellikle oyaları bileklik ya da saç bandı olarak kullandığımdan eskiden beri gözüm vardı. Teyzem de en sonunda bir kısmını sandıktan çıkardı, anılara olan hürmetimi bildiğinden saklamam için bana hediye etti. Kalan kısmını da Bursa'ya ziyaretine gitmem için rehin olarak sandıkta tutuyor ya da bana öyle söyleyip, yeniden evlenirim umuduyla kendine saklıyor; burası hâlâ muamma.






20 Haz 2016

Haziran '67

Sene 1967, orta ikiye giden bir oğlan çocuğuydum. Köyde ortaokul olmadığından ilçede dedemin evinde kalıyor, yazları da köye dönüp çobanlık yapıyordum.

Pazara denk gelen bir haziran gecesi Aşık Mahzuni Şerif ilçeye, Dilek Sineması'na konsere geldi. O zamanlar iki yazlık sinema vardı. Biri Saray, diğeri de yeni açılan Dilek. Parasızlıktan hiçbirine gitmemiştim ama önlerinden her geçişimde duvarda asılı duran afişlere bakar, oynayan filmleri hayal etmeye çalışırdım.

Her Pazartesi ilçede pazar kurulurdu. O gün ben de pazara inmiştim. Anamın verdiği bir çuval bulguru pazar yerinde nohutla değiştirme niyetindeydim. Çuvala ne kadar nohut verirlerse alıp, köye dönecektim. Pazarda fısıltılar başlamış; "Akşamki konserde Sünnilere küfür edildi." deniliyordu. Aslı astarı var mı bilmiyordum ama o ince fısıltılar, öfkeli bir kalabalık doğurmuştu. Çiçek, Geçit, Yapalak gibi Sünni köylere haber salınmış, ne kadar genç varsa hazırlanmış gelmişti. Bıçak, keser, sopa kim ne bulduysa, makas getirenler bile vardı. Zaten hangi dükkân alevinin, kürdün bilinirdi. Tekbir sesleri ile yüzlerce insan sel oldu aktı. Dükkânlara girip dağıtıyor, yakaladıklarını dövüyorlardı. Ortalık toz duman, kalakaldım pazar yerinde. O esnada ensemde bir şaplak hissettim;  "Ne duruyorsun lan burada Allahsızlık yapıyorlar, yürüüü!" Bu emmimdi; dayım ve diğer tanıdık yüzler gibi hınç ve hışım kalabalığına karışıyordu. Elimde silah olarak kullanabileceğim bir şey yoktu, yumruklarımı sıkarak koştum. Önüme bir bakkal dükkânı çıktı; harap ediliyordu. Yarısı yere dökülmüş şeker çuvalının üzerinden atlayıp, bakkala girdim; sahibi çoktan kaçmıştı. Baktım masada bir radyo; hem de siyah transistörlü -hep bir radyom olsun isterdim- elime aldım, tüm gücümle yere çaldım. Yetmedi ayağımla tepeledim. Gördüğüm kadarıyla bir şey çalan yoktu, aşağıladıkları bu kökenin mallarını ayaklar altında çiğnemek sahip olmaktan daha büyük bir hazdı onlar için. Herkes çalıyor olsaydı, ben de o radyoyu çalardım kim bilir.

Alevilerin ileri gelen isimlerinden Doktor Mehmet vardı. Mahzuni'yi şehre onun getirdiği söylendiğinden, en büyük öfke onaydı. Eczanesine girdiler, ne kadar ilaç varsa alıp Ceyhan Nehri'ne döktüler. Para kasası dahil her şey nehri boyladı. Köylülerin yanlarında getirdikleri makasın esrarı da çözüldü; bıyıklıları bir köşede kıstırıp, bıyıklarını kesiyorlardı. Bu çok onur kırıcıydı ve ben artık manzaranın bir parçası olmak istemiyordum. Pazar yerine döndüm, bulgur çuvalım bıraktığım yerde değildi. Köy dolmuşlarının bulunduğu yere gittim ama orada da neredeyse hiç adam kalmamış, hepsi zalimliğin bir parçası olmaya gitmişti. Olaylar sabah başlayıp öğleden sonraya kadar sürdü. Polis ya da asker müdahale etmedi ya da edemedi.

Çok duramadım o yangın yerinde; orta okuldan sonra başka yurtlar aradım kendime. Her mezhepten, her inançtan, her kesimden arkadaşım oldu; insanları inançlarına göre tecrit etmenin nasıl büyük bir hata olduğunu utana utana anladım. Bir radyo aldım, Mahzuni dinledim; sigaramı ciğerlerime çeke çeke onunla türküler söyledim. Memlekete gittim bir gün, bakkal dükkânını bulmaya. Dükkanın çehresi değişmiş ama yerli yerinde duruyordu. Öyle çok el değiştirmiş ki  o paramparça ettiğim radyonun sahibi kimdir, nerededir bilen yoktu.

Bugün bu olayların üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Zihniyetimiz bir arpa boyu yol alamadı. Ensemize inen şaplaklar yüzünden, bizden olmayana kin tutar olduk; üstelik bunu inanç kılıfının altından yapıyoruz. Zorbalığı, zulmü günahsız bırakan din olmaz, bunu bilmiyoruz.

14 Haz 2016

Ölüdeniz

Turizmden ekmek yiyenlerin bu sene işi hayli zor. Alanya'da bazı oteller hiç açılmadı, açılanlarda ise doluluk oranı yarıdan az, ilk defa bu yaz böylesine sessiz sokaklar. Ölüdeniz'e gittim. Durum orada da aynı. Sahil boş, esnaf bitik durumda. Ay itibarıyla son otuz yılın en düşük verileri kaydediliyor. Rusya'dan gelen gezgin sayısı %96 düşmüş. Hükûmetin dışarıda izlediği politika ve içeride takındığı tekelci tutuma bakıldığında, bu sonuçlar gayet normal. Kendi adıma düşünüyorum da can güvenliğinin olmadığı, hukukun yürümediği, etnik ve dini ayrımların saldırı boyutuna taşındığı bir ülkede tatil yapmak ahmaklıktan başka bir şey olmazdı.

Gezi ile ilgili vermek istediğim tek detay, Fethiye'deki Amintas. Likya döneminden kalma bu kaya mezarlarının durumu vahim. Şehrin göbeğinde olmasına rağmen,  mezarlar depo ve kümes olarak kullanılmış. Ulusal basına çıkınca, içeriyi boşaltmışlar. Şimdi de üç beş dangalak gelmiş isimlerini spreylemiş duvara. Aşağıya güvenlik koymuşlar giriş ücreti alsın diye ama mezarlar, güvenliğin görüş alanında bile değil. Yazıları silmek belki masraflı, meşakkatli fakat bu halde ziyaret edilmesinin de hiçbir anlamı yok. 






12 Haz 2016

Kayaköy ve Kanatsız Kuşlar

Kayaköy, Rumların "Levissi" olarak andığı, derin köklere sahip eski bir köy. Bir yamacın kenarında birbirinin manzarasını gölgelemeyen evler, aşağıdaki ovada ise tarım arazileri var. Bu terk edilmişlik içerisinde olmak nicedir aklımdaydı ancak 
Ata çok minik olduğundan gitmeyi sürekli erteledim, artık büyüdü; annesi gibi gezgin oldu. 

Kayaköy'e gitmeden evvel, Louis de Bernières'in Kanatsız Kuşlar kitabını okudum. Kitap, Kayaköy'de bir arada yaşayan Türk, Rum ve Ermenilerin savaş sırasında yaşadıkları, mübadele döneminde evlerinden çıkarılıp, başka yurtlara sürülmeleri, işgal kuvvetleri ile olan ilişkileri üzerine kurulu. Kitabı büyük hevesle edindim. Yedi yüz sayfaya yakın olduğundan itiraf etmeliyim ki başlarda biraz sıkıldım. Zaten yerel ağdaki yorumlarda da "Giriş bölümünü atlatabilirseniz, elinizde bırakamazsınız." gibilerinden çokça yoruma denk gelmiştim. Çocukluk çağının anlatıldığı ilk bölüm gerçekten gereksiz, çok fazla yöresel şarkı sözüne yer verilmiş. Bunu, İngiliz yazarın Anadolu kültürünü ayrıntıları ile aktarma arzusuna bağlıyorum. Türk olmasaydım o bölümleri ben de daha selis okuyabilirdim. Her neyse sonrasında kitap beni adeta kendisine prangaladı. Sıklıkla Mustafa Kemal'den söz edilmiş. Askerin, köylünün, işgalcinin gözünden Mustafa Kemal.

Kitabı okuduktan sonra ıssız Eskibahçe'de olmak bambaşkaydı. Bu konak Rüstem Bey'in,  Leyla şu pencerede taradı saçlarını, bu patikada Philothei ile İbrahim yürüdüler el ele...












6 Haz 2016

Bir Korkak Yalnızlık

Şu yayın sayfası çeyrek saattir açık, büyük ihtimalle bu da diğerleri gibi taslak olarak kalacak.

Hiçbir zaman açık olamadım, duygularımı hep sakladım. Minnet duygumu, yakınlığımı, pişmanlığımı burada bile saklıyorum. Bazı isimler var, izlerini taşıdığım ve hepsine aynı şeyi yaşattığım...

Üniversite birinci sınıftaydım. Kapının hemen yanındaki ilk sırada oturuyordum. Bilirsiniz, öğrenciler ön sıralarda oturmak istemez, bana orası kalmıştı işte. Her zamanki gibi, pek konuşmayan, kaynaşmayan, kenarda köşede kalmış bir tip olduğumdan bana düşeni de kolaylıkla kabullenmiştim. Hem ne önemi vardı, çevremde kimse olmadıktan sonra. 
O gün üzerimde kırmızı desenli bir  kazak vardı -bir ara burada da yayınladığım annemin eski kazağı- tek sadık olduğum şey anılar belki de. 

Elektrik Elektronik dersindeydim, şimdi bizim bölümden kaldırılmış, ders kötü geçti; en azından benim için. Ara verildi, çoğu öğrenci dışarıya çıktı. Başım kollarımın arasında, sıramın üzerine kapaklandım. Öğretmenimiz sıramın hemen yanı başındaymış, fark etmedim; ilk ne dedi hatırlamıyorum sadece şaşırdım, toparlandım. Garip hallerimi fark etmişti, önce beni tanımak için kısa sorular sordu, çekingenliğimi kırmak için gülümsüyordu. Derse devam ederken, artık daha dikkatliydim. Ara ara göz göze geliyor, halimi tavrımı onaylarcasına bana gülümsüyordu. Aslında mesafeli bir adamdı. Anlattığı dersten kaynaklı mı bilmiyorum, gözlüklerinin gölgelediği az mimikli bir yüzü vardı.  Akşamın son dersiydi, bitiminde yurda giden son otobüsü kaçırmamak için hızlı hızlı merdivenlerden indim. Bahçeye çıkarken, "Burcu" diye seslendi hocam, yan yana yürümeye başladık. Okul kapısına yaklaşırken, yanımızdan gülüşerek geçen sınıf arkadaşlarım imalı imalı "İyi akşamlar hocam." demeyi ihmal etmiyorlardı. Haklıydılar, parlak bir öğrenci sayılmazdım, hocanın benimle işi olmamalıydı. Biri benim farkımdaydı, bu karşı cinsten gelmedikçe sıra dışı bir şeydi benim için. Hocamız da genç bir erkekti, ancak güven veren babacan yanı aklıma en ufak bir kuşku düşürmedi.

Ertesi hafta yine aynı ders, aynı ilgi. "Daha iyisin bugün" ile başlayan konuşmamız çıkışta yine bahçe bitimine kadar devam etti. Öğretmen olan eşinden bahsetti. Benden ona söz etmiş, tanıştırmak istiyormuş. "Ev yemeğini de özlemişsindir, yarın akşam yemeğe gel bize. Çocuklarla aran nasıl? Küçük bir kızımız var, belki seversin..."  Davet cümlesi uzadıkça uzadı, cevap vermeme izin vermedi. Yalnızca ertesi gün başka fakültede dersi olmasına rağmen gelip beni alacağını söyledi ve gitti. 

Dediği gibi oldu, bir sonraki akşam öğretmenimin evindeydim. Fırında makarna vardı,  Sertap Erener çalıyordu. Kaseti bana uzattı, "Yeni çıkarmış bunu, güzel şarkıları var." Kızıla çalıyordu kapaktaki fotoğraf.  Bakmadan müzik setinin üzerine bıraktım. Küçük kız geldi yanıma beş yaşlarında. Güzel bir ailesi, mütevazı bir evi vardı hocamın. Küçük kızına bakar gibi bana bakıyordu. İyi bir adamdı.

Psikoloji eğitimi alan eşi, görev yaptığı okula davet etti beni. Telefon numaramı istedi, birçok kişinin cep telefonu olmasına rağmen benim yoktu. Hemen toparlayıp; "Aslında ben de kullanmaktan yana değilim" diyerek okulun adresini ufak bir kağıt parçasına yazıp, uzattı. 

O gece aynı yurtta kaldığım sınıftan birkaç kız odama geldi. Bu olağan dışı bir davranıştı. Hocayla beraber çıktığımı kafalarınca değerlendirip, alaycı tavırla bir şeyler sordular. Umursamadım.

Sabah kağıtta yazılan okula gitmedim, sonraki sabah da ve sonrasında da. Hocam, neden gitmediğimi öğrenmek ister diye o hafta derse de giremedim. Bir zaman geldi, herhangi bir zaman nedense kalkıp gittim. Rehberlik bölümüne çıktığımda kapının yanında biri vardı ve biraz beklemem gerektiğini söyledi. Beklemedim, geldiğime pişman olmuştum. Elimdeki kağıdı, bir daha yüzleşmemek adına koridordaki çöp kutusuna atıp, koşar adımlarla çıkıp gittim.

Devamsızlığım sınırdaydı, derslere girmem gerekiyordu ve öyle yaptım. Öğretmenimiz içeriye girdi, "Merhaba." dedi sınıfa doğru, sesinde bir kırgınlık, kızgınlık var mıydı sezmeye çalıştıysam da olmadı. Çok cana yakın biri değildi, dersini anlatıp giden, mesafeli bir adamdı. Duygularını ders boyunca anlayamadım. Ders bitiminde, kaynak kitaplarını dahi masadan almadan hemen yanıma geldi. Alçak sesle, "Gitmişsin neden görüşmedin?" Cevap veremedim. Görüşmediğime çoktan pişman olmuştum. Kararlarım hep anlık, hep tutarsızdı...

1 Haz 2016

Buğday

Kör orakla sökülen bir sap tanesi buğdaydı, 
mutfakta bayatlayıp duran yarım ekmek.