24 Nis 2017

Tel Örgüler Arasında

Ormandan denize inen tozlu yol. Kaba toprakta insan izi, inek izi, köpek izi. Çıkıyor ılık bir rüzgâr, adımların çavunlarını siliyor. İki yanda ekin tarlası. Doğu tarafa düşen çevrili. Batı alabildiğine hür. Tel örgüler arasında ekinler, mapushaneleri dolduran fikir suçluları gibi. Sahi, fikir bir suçu tanımlar mı? "Eveti gayrimeşru gösterme." diye bir suç kitapta yazar mı? Muhalefet etme hakkı elinden alınan bir insanın öfkesi daha ne kadar çarpar duvarlara?
Rüzgâr, ekinlerin üzerinde dolanıyor. Tehdit ediyor, örseliyor, yerden yere vuruyor lakin başaklar dirençle hep sola eğiliyor.





11 Nis 2017

Çiftlikte Gün

Folluktan yumurtaları toplayıp çıkan Ata, horoz ile karşılaşır: "Ama anne yumuytayayın babası kızıyoy bana!"










30 Mar 2017

Yaşlı Ağaçlar Gibi

Taşımalı eğitimle beraber kapanan okullardan biri var yakınlarda. Pas tutmuş kapısı, dökülmüş duvarları, yalnız kalan Atatürk büstü. Ara ara Ata ile çıkıp, yol olmadığından tırmanmak gerekiyor, bahçesinde vakit geçiriyoruz.
Bir çoban var, dün rastlaştık. Haydar Amca, bizi bahçede görünce yakınlarda otlattığı sürüsünün üzerinden baktı bir süre. Fotoğraf çekerken geldi yanımıza. Alanya yörük şivesi ile söyledi:

"Otları uzayıverdiydi biçip topladım."
"Koyunlar için mi?"
"Estağfurullah. Otlar heykeli kaplayıveriyordu bileyon mu, o vakit elemleniyordum ben de. İlazım bize o. Devlet gele alana dek garsaklar* gibi dursun burada."

*Yaşlı ağaç



27 Mar 2017

Bahçede Sabah

Yaz sebzeleri ektik. En çok da fasulye. Ne zahmet! Önce çapala, taşını topla, havalansın, tek tek fasulyeleri yuvalarına at, ört toprakla, sula. Bitmek bilmedi; çok yordu, çok acıktırdı. Boş börekleri, bahçeden topladığım otlara katık edip, yedim. Odun üzerinde kaynamış sudan içtim kahvemi. Sofra afili değildi belki ama ete, süte değişilmez güzellikteydi.

Güneş henüz yakmazken, ekinlerin kıyısına boylu boyunca uzanıp; çabalamanın, emek vermenin getirdiği o tatlı yorgunluk üzerine Sait Faik'ten birkaç sayfa okumanınsa derin bir huzuru vardı.






22 Mar 2017

Sistemsiz ve Kanunsuz Başkanlık Sistemi


Akşam gazetesinde Amerika'daki başkanlık sistemine benzer bir sistemin ülkede uygulanacağı yönünde bir yazı yayınlanır. Bu yönde dedikodular artınca, Atatürk bazı mebuslar ile bir toplantı düzenler.

"Arkadaşlarımız içerisinde başvekillik yapacak çok kişi vardır fakat benim başvekil olmam gerekirse bu görevi alçakgönüllülükle kabul ederim. O durumda benim aynı zamanda cumhurbaşkanlığını üzerimde bulundurmamın yasal imkanı yoktur. Bu yeni durum halkımızın kafasını karıştıracaktır.
Amerikan sistemini memleketimizde uygulamayı hiç aklıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz tarzda cumhurbaşkanlığı ile başbakanlığı birleştirmeyi asla düşünmedim ve düşünecek bir adam olmadığım bütün milletçe bilinir."

 *        *           *

1930 yılı baharında Atatürk bir yurt gezisinde yol boyunca halk ile temas ediyordu. Antalya'ya vardığımızda dönüp 
bana (Hasan Rıza Soyak): "Bunalıyorum çocuk. Büyük bir acı içerisinde bunalıyorum. Görüyorsun ya her gittiğimiz yerde bitmeyen dertler ve şikayetler dinliyoruz. Her yer derin bir yoksulluk içerisinde. Uzun yıllar, bir takım bilinçsiz yöneticilerin elinde kalan bu cennet memleket işte bu acınacak duruma düşmüş. Memurlarımız henüz istenen düzeyde ve karakterde değil. Çoğu görgüsüz, yeteneksiz ve şaşkın.  Zavallı halkımız ise bir sürü batıl görüş ve inanışın etkisi altında uyuşup kalmış. Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin Hasan? Halkımızın her şeyi başta bulunanlardan bekleme alışkanlığı. İşte bu zihniyetle herkes büyük bir tembellik ve rehavet içinde. Önce kafaları bu köhne, geri, uyuşturucu düşünce ve inançlardan temizleyeceksin. Sonra yetkili ve enerjik insanlarda oluşan bir devlet mekanizması kuracaksın. Bu makinenin başında halkla birlikte çalışarak kaynaklarımızı işleteceksin. İleri medeniyetler düzeyine erişmek için bir nesilde bu işleri tamamlamak imkansızdır. "

Hasan Rıza Soyak Atatürk'ten Hatıralar s.417
Hıfzı Topuz Atatürk Sesleniyor s. 24

14 Mar 2017

Ölmeyenin Baharı

Ben bir tepenin üzerindeyim ve sana bunları yazıyorum. Düşümde bu gece, bir kavgaya atılıyorduk. İkindi aydınlığıydı ve sen siyah üzerine haki giyinmiştin. Gönlümüzde bir ülke vardı; fikir cellatlarının olmadığı, ulusun bir duvar gibi beraber ve ayakta olduğu bir ülke. "Buradayım." demiştin, "Tutuşturacağız karanlığı."
Uyandım... Hâlbuki ne sahiciydi sesin, kaşlarını kaldırarak söz verişin.

Daha yatamadım. Evden çıkıp, yürüdüm patika boyunca. Bir tepenin üzerine çıkıp oturdum. Yemişi olmayan kara ağaca yasladım sırtımı.

Omzumda ılık bir rüzgâr, toplayıp savuruyor ormanın tohumlarını. Ovada körpe çiçekler kıvıl kıvıl bir hale. Doğuyor işte ölmeyenin baharı...




28 Şub 2017

Toni ve çocukluk

İnsanlara karşı olan ilk öfkemin adı Toni. O benim ilk köpeğim. Anılar dört yaşından sonra hatırlanır derler ya, ben de aşağı yukarı o yıllarla beraber hatırlıyorum Toni'yi. Evvelinde ilişkimiz üzerinde pek bir şeyden söz edemeyeceğim.

Anne ve babamın öğretmenlik yaptığı köylerden birinde doğmuşum. Çukurova'da bir dağ köyü; Kelebek. Kelebek'ten trenler geçerdi. Okul lojmanı, eteklerinin ay çiçeklerini nakşettiği bir tepe üzerindeydi. Buradan kuş bakışı trenleri izlemek en sevdiğim oyundu. Çukurova ekspresinin sesini Toni benden evvel duyar, neredeysem koşarak yanıma gelirdi. Sırtına binip uçurum kenarına giderdik. Yan yana oturur, treni beklerdik. Uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının arasında yılan gibi süzülerek geçerdi tren. Aşağıdaki istasyonda durur, bırakacak yükü ya da yolcusu varsa indirip, Güney'e doğru giderdi.

Trenler çoğunlukla, anne ve babamın derste olduğu saatlerde geçerdi. Olur da annem beni o uçurumun kenarında bulursa, akşamında evde halamın duyamayacağı alçak sesli kavgalar olurdu. Bana bakması için halam bizimle kalıyor, üstelik bunu maaşlı yapıyordu ama uçarı, gençlik halleri vardı işte. Çoğunlukla küçük el aynasında; yüzünü, gözünü düzeltir köy bakkalına götürürdü beni. Bakkal, okula hayli uzak olduğundan; varmadan evvel cebinden küçük yaldızlı aynasını tekrar çıkarır son kez yüzüne bakardı. Bunu neden yaptığını sorduğumda, "Terledim mi ona baktım." derdi.  "Peki ben terlemiş miyim, bana da bak" diyecek olursam ya da farklı bir şey ne dediğime aldırmadan “Abime söyleme bak bugün buraya ikinciye geldiğimizi.” diye tembihlerdi.

Bakkalın önünde asma yaprakları ile bezeli bir çardak ve birkaç da masa vardı. Askerler orada oturur, tütün ve çay içerlerdi. Bazen babam da o çardakta otururmuş. Bunu hiç görmedim ama annem söylenirken duyardım. Babamı sorduğumda, "Nerede olacak komutanla içip, devrim yapıyordur." derdi. Komutanı biliyordum, burada en saygı duyulan adamdı. Darbe komutanı değilmiş, öyle derlerdi. Darbe neydi bilmiyordum ama beni bir şekilde etkilediğinin farkındaydım. Darbe gelmeseymiş adım Burcu olmayacakmış. İlk kızının adını Emek koyan babam, "İkinci olursa kız ya da erkek fark etmez Devrim koyarım." diyormuş. Darbeden sonra doğmama rağmen babamın kararsızlığı sürmüş. Sürpriz misafir olan bana takvim yaprağına bakarak isim konmuş. Olsun ben yine de adımı seviyordum. Şimdi sıkça karşılaşsam da o dönemde köyde kimsede yoktu. Adımdan mütevellit güzel koktuğumu düşünürdüm ama halam beni banyoya sokarken hep: "Köpek gibi kokuyorsun." derdi. Bu beni güldürürdü çünkü Toni ile bütünleştiğimi düşünürdüm. Bence halam iyi koku alamıyordu inekler daha baskın koktuğu halde bir defa olsun ahır koktuğumu söylememişti. Ahırda atların ya da ineklerin bacaklarının arasında dolaşmayı severdim. “Yaklaşma sakın süser.” diye uyaran çok olurdu ama bir kez olsun hayvanların canımı yaktığını hatırlamıyorum. Bir keresinde köy çeşmesinde Meziyet'i süsmüştü bir öküz. Ben de gördüm. Meziyet, çok kabaydı ve ben onu hiç sevmezdim. Yüzü keselenmekten kızarmış gibiydi, sanki hamamda yaşıyordu. Onu, ne zaman hayvanlarla görsem elinde büyük bir değnek olurdu. Hayvanların canını acıtmaktan çekinmiyordu. İnekler ve keçiler gibi garip sesler çıkarır ve onları ittirirdi. Elindeki değneği meşe ağacından yapmış, iyi ki cevizden kopma değil. Babam, ceviz ağacı için "Çok sert." derdi. 
O gün hayvanları yalağa getirdiğinde siyah öküz altına altı Meziyet'i. Kim bilir ne yaptı pancar suratlı, yok yere eziyet etmez hayvanlar. Meziyet'in ailesi de bizi sevmiyormuş. Babamı kitapları yüzünden ihbar eden de onlarmış. Bunu herkes biliyor fakat babasının büyük toprakları olduğundan susuyordu. Köylülerin bir kısmı o toprakları ekip-biçiyordu.

Altı yaşıma basmıştım ve yaz gelmişti. Okulların kapanması ile beraber babam halamı Adana'ya gönderdi. Halam çok ağladı. Asker ile bir daha görüşemeyeceğini düşünüp üzülmüştü. Onun yıllarca devam eden bu sırrını hep sakladım. 

Birkaç gün sonra, şehirden bir zarf geldi. Mersin'in bir köyüne taşınmamız gerekecekmiş. Annem, artık şehirde çalışmayı hak ettiğini söyleyip, sızlanıyordu. Bütün bunların nedeni siyasiymiş. Siyasi denen şey beni de üzüyordu, Kelebek'ten ayrılmak istemiyordum. Üstelik gideceğimiz köyün adı çok daha çirkin; "Parmakkurdu" bu beni korkutuyordu. Kurtlu parmaklıların içerisinde ne yapardım?
Bir hafta içerisinde hazırlandık. Neredeyse tüm köy, toparlanmamıza yardım etti. Eşyalarımız kutulara konuldu, önce biz araba ile yeni köye gidecek oradaki lojmanın durumuna göre buradaki eşyalarımızı alacaktık.

Toni, bizimle gelmedi. Annem kamyon ile sonradan gelebileceğini söyledi. Onu komşularımızdan Sebile Teyzelere emanet edip gittik. Bütün bir yazı Eskişehir’de anneannemlerde geçirmek zorunda kaldık. Babam ve annem sürekli kavga ediyor, annem bir daha dönmeyeceğini, tayinini bu tarafa isteyeceğini, söyleyip duruyordu. Eskişehir’den nefret ediyordum. Beni babasız ve Toni'siz bırakan her şeye karşı dinmez bir öfkem vardı. Dayım beni kucağına alıp, annemin de acı çektiğini, söylerdi. Bu hikayede haklı kimdi bilmiyordum. Yalnızca evime, Kelebek’e dönmek istiyordum. Yaz boyunca babam ara ara geldi. Sonunda annemi ikna edip, Mersin’e dönmek için hepimizi istasyona götürdü. Artık trendeydim ve belki de Toni, o uçurumun kenarında beni bekliyordu. Trenden nasıl indim. O yarı nasıl tırmandım hatırlamıyorum.

Yamacın başına geldiğimde soluksuz kalmıştım, Toni ortalıkta görünmüyordu. Okulda ya da bahçede değildi. Kulübesi de boştu. Dudak büzüp aramaya koyuldum.

Vedalaşmak için gelenlerden birisi babama; "Köpeğe zehir atmışlar hocam. Enikleriyle beraber öldü." dedi. Babam kulaklarımı tıkamak için bir hamle yaptıysa da geç kalmıştı; duymam gerekeni duymuştum.

Küçük dünyamın, ilk başıma yıkılışı o andı. Toni, anne olmuştu ve ben yanında değildim. Bebeklerini göremedim bile... O, yoktu artık; ilk dostum, çocukluk arkadaşım ölmüştü. Sarı kısa tüyleri yoktu, avuçlarıma sığmayan kocaman patileri yoktu, yüzümü koklamaya çalışırken popomun üzerine düşsem de yara bere içerisinde kalsam da asla kızamadığım yoldaşım, oyundaşım gitmişti. 

O gün komutanla vedalaşmaya gittik. Bana, bunu yapanları yakalayıp ceza vereceğinin sözünü verdi. Aslında kim ya da kimler olduğunu tahmin edebiliyordum, onlar hayvanlardan nefret ediyordu, tıpkı kitaplardan ettikleri gibi. 

Ben; o sarı, köhne tren istasyonunun hüznünü Kelebek'te bıraktım. Toni'nin; toprak rengi sitem sitem bakışlarına, dilsiz vedalaşmalarımızı gömdüm...

21 Şub 2017

Ekşi Yonca Çiçekleri

Yonca çiçekleri tür tür. Buralarda en yaygın olanlarından biri botanikte oxalis pes-caprae olarak geçen ekşi sarı yonca çiçeği. Bu tür oldukça ısrarlı zira soğanları yerin altında yayılıyor. Bazı çiftçiler, bu yayılıcı ile baş edebilmek için ot yataklarına siyah naylon örtüler seriyor. Siyah, Güneş ışınlarını çekiyor ve bitkiler pişerek ölüyor. Aslında bu yöntem orta dereceli etkili zira yer altındaki soğanlar, yüksek ısıya direnebiliyor.

Ekşi yoncalar, donmaya tahammülsüz olduklarından, sıcak iklimlerin yaşandığı yerleri yuva bellerler. Yapraklarının mayhoş bir tadı var. Salatalara birkaç yaprak atıldığında hoş bir tat katıyor. Bunun dışında soğanları kızartılıp yenilebiliyor. Bitki doğal bir oksalik asit kaynağı olduğundan fazla miktarda yemek istiyorsanız yaprakları pişirmelisiniz. Oksalik asit dediğimiz şey aslında ıspanak, kuzukulağı gibi bitkilerde de yer alan organik asittir. Bu asidin böbrek taşı oluşturma ihtimali yüksek olduğundan tüketme sıklığı konusunda dikkat edilmeli.
Bu konuda uzman olmadığımı; yalnızca deneyimlerimi, okuduklarımla harmanlayıp aldığım neticeleri yazdığımı belirterek bu yayını okuyanlara HAYIRlı günler diliyorum. (Gülücük)







15 Şub 2017

Yeşerir elbet memleket

Nedir bu dağa - taşa doymazlığın? Nereye varacağını bilmeden yol yol akıp uzayışın...
Yivlerinden fışkıran ılgınlar gibi her sabah umut dolup; her akşam boyun büküşün neden? 
Sövmelerin kıraç; toz toprak. Sevmelerin sıtmalı; diken diken... 
Bahar yakın, yaz yakın. Dön yüzünü memlekete. Yeşerir elbet, yeniden çiçeklenip; güllenir çalı çırpı.





6 Şub 2017

Skabiyosa Çiçeği

Akşamüstü nergis toplamak için yürüyüşe çıktığımda vahşi skabiyosalara rastladım. Doğadan çiçek koparmaya kıyamadığımdan ancak beş - altı sap toplayabildim. O da özür dileye dileye.
Bunlar halk arasında uyuz otu olarak bilinen bir bitkinin çiçekleri. Bitki, uyuz tedavisinde kullanıldığından bu adı almış. Farklı renkleri de var lakin yabani olanları ağırlıkla eflatun ve beyaz. Fotoğraflar yağmur sonrası çekildiğinden çiçekler yarı uykuda çıkmış ama derinlik açısından birkaçı bile yetiyor minik bir vazoyu doldurmaya.





24 Oca 2017

İnce Ağrı Çayı

Gözünü sevdiğim Toroslar, başında karla selamlıyor beni. Yönümü çeviriyorum güzelim Akdeniz, boylu boyunca uzanan nazlı sessizlik...

Kuru ağaçların sarmaladığı ince bir patikayı adımlıyorum. Burnumda yabanıl ot kokuları. Ardımda bir hışırtı. Ormanın fısıltısından başka bir ses bu. Patika boyunca beni izleyen bir çift göz. Yiyecek bir şeyler aranıp duran bir köpek. Gözleri uzak, tehditkâr. Sakince yanaşıyorum, çantamda yiyecek ne varsa koyuyorum kızıl çamın dibine.
Sonra bir türkü dolanıyor dilime, Livaneli'den; Kuşların vurulduğu zaman. Yamaçta İnce Ağrı Çayı, sesime ses veriyor. Gürül gürül akıyor türkü...