9 Ara 2017

Tatliş

Günlerdir buralara uğrayamadım. Köpeğim Tatliş, ilkin hafif üşüttüğünü sanmıştım. Veterinere götürdüm iki gün antibiyotik tedavisi uyguladılar. Sonra durumu iyiydi. Onu annemlere bırakıp Ankara'ya gittim fakat her şey daha da kötüye gitti. Ankara'dan apar topar döndüm. Gece sadece burnundan nefes alabildiğini ve sürekli titrediğini gördüm. Günün ilk ışıkları ile soluğu veterinerinde aldık. Röntgen çekildi. Ciğerinin üzeri enfeksiyon ile kaplıydı. Kalp atışlarında aritmi gözlemlendiği için bir de kalbe baktık. Kalpte büyüme vardı. 10 cm olması gereken çeper 12 cm idi. Köpeklerde kalp büyümesi ani ölüme sebep oluyor bunu daha evvel duymuştum. Genç yaşlardaki köpekler bile bu duruma dayanamazken benim 14 yaşına basmak üzere olan pasnavurum bunun üstesinden nasıl gelir? Çalışan dört veteriner hekim ayrı ayrı kalbine baktı. İstişare ettiler, sağ olsunlar çok ilgilendiler. Bir yandan tedavi programını söylerken diğer yandan hazırlıklı olmam konusunda konuştular. Kalp büyüdüğü için yeterli pompalamayı yapamıyor içeride ödem atılamıyordu bu da bünyesindeki enfeksiyonun hayati risk taşıdığını gösteriyordu. Tatliş'in on senedir veterineri olan Koray Bey hekimlik hayatında gördüğü en yaşlı pekinesin Tatliş olduğunu, epilepsi hastası olduğu halde bu yaşa kadar bakabildiğim için çok mutlu olmam gerektiğine dair teselli cümleleri kuruyordu.

Boynundan aşağısını hareket ettirmeye gücü kalmamış köpeğime sarılarak ağlamaya başladım. "Şimdi değil, şimdi değil beni bırakma sakın." sürekli bunları tekrarlayarak ağlıyordum. İğneler, haplar, kucağımda battaniyeye sarılı titreyen küçüğüm. Hava kararmak üzereydi, eve dönerken Tatliş ile yaşadığım her an, her an gözlerimin önünde toz bulutu gibi dağılıyordu.

Eve geldim. Kaslarını tutamıyor, yürüyemiyordu. Kucağımdan bırakır bırakmaz çişini yaptı. Kucağıma yapmamak için yol boyunca tuttuğunu görünce daha da üzüldüm. Sağdan sola bile dönemiyor, boğulur gibi sesler çıkarıp devamlı öksürüyordu. Hiçbir şey yemedi. Ben de öyle. Tüm gece gözünün içine baktım. Nefesini dinledim. Yanında ağlamayıp, onun yaşam mücadelesini yitirmemesi için moral vermeye çalıştım, konuştum, yapacaklarımızı anlattım. Bir hafta bu şekilde geçti. Her sabah veterinere götürdüm üç iğne oldu. Haplarını içirdim. Sonra bir şeyler yemeye çalıştı. Sonra ayağa kalktı, yürüdü, havladı. Kızım geri döndü. Bu sabah kliniğin kapısından girdiğimde öyle neşeli "Günaydın" demişim ki hemen "Atlattı mı?" dediler. Pofuduğumun tedavisi devam ediyor. Enfeksiyon tamamen temizlenene kadar iğnelerini olacak. Ancak kalp büyümesini durdurmak için bundan sonraki yaşamı boyunca sabah-akşam hap içirmek zorundayım. Bir tabletini bile asla atlamamalıyım. Merdiven çıkmayacak, uzun yürüyüşler yasak. Heyecanlanmak yok. Zaten epilepsi olduğu için stresten uzak tutuyordum ama şimdi daha dikkatli olmalıyım. Birden müziğin sesini açmak ya da "Gool!" diye bağırmak yok. İçimden sevinirim, içimden üzülürüm. Ona yansıtmam.

Benim dünyalar güzelim, basık burunlum, kollarımda büyüttüğüm, bana endişe ve korku dolu bir hafta yaşattı ama atlattı. Hatta klinikteki yeni mezun stajyer kız, veterinerimize dönüp "Hocam bu yaşta bu nasıl mümkün oluyor?" diye sordu. "Mucize gibi." diyerek gülümsedi hekim. Ben biliyorum, şimdiye dek el uzattığım kimsesiz hayvanların, başını okşadığım köpeklerin armağanı bu dönüş. Cebimdeki son parayla mama aldığım hatta yanımda hiç para yokken tanımadığım bir markete girip "Parayı birazdan getireceğim, şuradaki zayıf köpek gitmeden salam, sosis alabilir miyim?" diye utanarak sorduğum, kendim aç kalsam bile yapamayacağım bir hareketi sahipsiz bir köpek için yaptığım için, yağmurdan sonra ezilmesin diye yoldan alıp çimenlere koyduğum salyangozlar için, yanlışlıkla çantama çıkan karıncayı yuvasına tekrar götürmek için sıcakta yokuşları tırmandığım için, iyilik olsun diye değil, zorunlu hissettiğim, hesabını kitabını tutmadığım, karşılık beklemediğim için bu dönüş. Tüm o canların teşekkürü belki de.

27 Kas 2017

Teşekkürler

Merhaba,

Bitlis'te yatılı okuyan ilköğretim öğrencilerine çorap yollamak istediğimizi yazmıştım. Hayatımda ilk defa böyle bir bağış projesine girdim. Daha evvel hayvanlar için mama toplamıştım fakat böylesine büyük bir iş değildi.

Burada yüz yüze hiç tanışmadığım lakin yazdıklarıyla kendilerini belli eden gönlü güzel insanlar olduğunu biliyordum fakat bu kadar ilgi beklemiyordum. Büyük - küçük demeden paket yağdı. 600 kişilik okul için tam tamına 3725 çorap geldi. Evet! Müthiş bir sayı. Ben size ne diyeyim. Mutluluktan ağlattınız beni. Eve sığamadı paketler. Ata'nın okulundaki atölye odasında yaş gruplarına göre ayırıp tek tek hediye paketi yaptık. İkisi Bitlis'te, biri Erzurum'da olmak üzere üç yatılı bölge okulu için koliler hazırladık.

Buradaki blog arkadaşlarımın çoğu ilgi gösterdi. Çevresi ile iletişime geçip sayıyı çoğaltan, elinden geldiğince paket yapıp gönderen, içlerine minik minik notlar ekleyen, yollayamayıp da duyuruyu paylaşan...

Mersin, Balıkesir, Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya, Sinop, Tekirdağ, Çanakkale...

Bağışta bulunan arkadaşların isimlerini tek tek yazmayı çok isterdim ama bir kişiyi bile atlarım diye korkuyorum çünkü çok fazla paket geldi. Başlarda isim-il ve sayı olarak notunu alıyordum ama sonradan bir yığılma olunca ipin ucu kaçtı. Çorap dışında, ısrarla ortak havuz oluşturup bağış yapmak isteyenleriniz oldu. Birebir yerinde olmadığım için denetimsizlik yüzünden bu sorumluluğu alamadım. Para yardımı ciddi bir iş, yerine ulaştığından emin olmam için Bitlis'te bulunmam şarttı. Bir şeyler yapma arzunuz, insanlığa dair bitmiş umutlarımı yeşertti.

Bu projeyi Twitter üzerinden de duyurmuştum. Orada beni tanımayan insanlar haliyle durumu sorguladılar. İnsanlara uzun uzadıya laf anlatmak, güven kazanmak benim gibi biri için cidden zorlu bir süreçti. Kimisi yardım etmediği halde çorapları cebe atma ihtimali ile suçlamada bile bulundu. Kimisi ise hiçbir şey sormadan adres istedi. "Bir şey sormayacak mısınız?" dediğimde, "Yurtta büyüdüm." yazdı. O anda el ele tutuşmanın güzelliğini taa derinde hissettim.

On yıldan daha uzun bir süredir görüşmediğim bir arkadaşım vardı, Uğur. Yazıyı okur okumaz, "Ne yapabiliriz?" diye sordu, iş yeri birlikle bir okula yetecek kadar çorap gönderdi.

Fenerbahçe basketbol tayfa. Burayı okumayacaklar biliyorum ama içlerinden biri iletimi grubuna iletmiş. Çorap dışında bir şeyler yapmak istediler. Okula 600 mont yolladılar.

Erzurumspor, direkt okula kolilerce ev ayakkabısı, oyuncak, futbol topu yolladı.

Paketler yola çıktı. Dağıtımdan fotoğraflar gelince paylaşacağım.

Başardık! Bir kıvılcım, ateş oldu ısıttı yürekleri. Evlerinden uzakta, yurt yataklarında uyuyan çocuklar adına hepinize çok teşekkür ederim. İyi ki varsınız.




10 Kas 2017

Öldüğünü Söyleme Sakın

Ata, bugün ilk şiirini 10 Kasım etkinliklerinde, Atatürk için okudu:
"Doktor doktor kalksana, lambaları yaksana..."

Evdeki ezberlerden birinde dayanamadı; "Ben Anıtkabir'e gidip, Atatürk'ü oradan çıkarıp doktora götüreceğim. Oradaki askerler kötü askerler mi Atatürk'ü hastaneye götürmüyorlar?" İzah etmeye çalıştım. Diretti yine.
Akşam üzeri Koç'un hazırladığı tanıtım filmini izlerken ağlamaya başladım. Yanıma geldi, "Merak etme Atatürk gelecek, az kaldı anne. Ağlamadan kibarca bekle." dedi. "Dönmeyecek oğlum neden anlamak istemiyorsun." deyiverdim düşünmeden.
Durdu bir müddet, büzdü dudaklarını; "Çünkü çocuk kalbim var benim. Sen öyle söyleyince hayallerim kırılıyor. Bir daha öldüğünü söyleme sakın." 


31 Eki 2017

Minik Ayaklar Üşümesin

Bitlis'te akşamları hava şimdiden -3 derece oluyormuş. Yatılı bir kasaba okulunda görev yapan bir öğretmen söyledi. "Bina buz gibi, devletin verdiği yakıt az, veliler kendi imkanları ile bir şeyler veriyor ama yetersiz." dedi. Direkt bana söylemedi ben üçüncü şahıs olarak dinledim. Annelerin ördüğü patikler giymekten aşınıyor, çoğunun ucu deliniyormuş. Çocukların çorapları delik, lastik terlikle yatana kadar duruyorlarmış. Hayali bile zor.

Ne yapabiliriz, üzülmekten başka. Çorap! Çocuklar harçlıklarıyla Bitlis'teki akranlarına çorap alabilir. Hem paylaşmayı, yardımlaşmayı öğrenir hem de iyilik yapmanın tadına varırlar. Evet, bütçeyi sarsmayacak ufacık bir hediye. Kalın çoraplar. Toplayabildiğimiz kadar. Evlerinden uzakta olan bu çocukların ayakları üşümesin. Ata'nın sınıfındaki velilere yazdım, şimdilik pek ses veren olmadı. Umarım katılım olur ama burada nicedir etkileşim halinde olduğum insanların el vereceklerine daha çok inanıyorum. 7-13 yaş aralığında kızlar için külotlu, erkekler için diz altı kışlık çoraplara ihtiyacımız var. 600 kişilik bir okul olduğu için bu kampanyanın çok fazla insana ulaşması gerekiyor. Yollamak isteyenler blog adreslerini belirterek, kargo adresi için bana yazabilir. Yollayamayıp gönlü o çocuklarla olanlar da duyurabilirse çok mutlu olurum. 

Paketler okula ulaşınca, fotoğrafları burada yayınlayacağım. Kalbinizin sıcaklığı, çocukları ısıtacak. İyiliğinize ihtiyaçları var.  

23 Eki 2017

Ağaç Mezarlığı

Alanya - Sapadere yangını senenin en büyük yangınıydı. 21 hektarlık ormanlık alan yok oldu. Ağaçlarla beraber, kaplumbağalar, sürüngenler, yuvadaki kuşlar da öldü.Yazın kavurucu sıcağında, alev alev yandı güzelim orman. Üzerimizden yangın helikopterleri geçerken, haberler yangının kontrol altına alınamadığını söylüyordu. Bu anlarda elin kolun balı kalıyorsun. Yakanlara küfrediyorsun çaresiz, bekliyorsun, ağlıyorsun cayır cayır.

Yangının üzerinden birkaç ay geçti. Orman şimdi ağaç mezarlığı gibi. Temizleme çalışmaları devam ediyor. Ağaçlar kesiliyor, işe yarayanlar kamyonlara doldurup, kereste fabrikasına gönderiliyor. Alan açılıyor, yeniden ağaçlandırma çalışmaları ne zaman başlayacak en ufak bir fikrim yok. Yöre halkının dilinde HES projesi dolaşıyor. Kasti miydi bilmiyorum.

Yangının en kuvvetli olduğu alana geliyoruz, korkunç bir fırtına. Bu havada! Sarıya çalan toprağı kaldırıp kaldırıp atıyor rüzgâr. Değil inip bakmak, araç bile geçemiyor o yoldan. Aşağıya doğru inince zeytinlikler arasında iki köylü, düşünceli. Devlet yanan bahçelerine destek vermemiş. Hala, gelip incelerler diye yanık ağaçları bahçelerinde tutuyorlar. Biraz sohbet ediyoruz; "İçim yanıyor." diyerek söze başlıyor birisi. "Uyuyup, uyandım ateş olmuş yanmış buralar." Sigarasından derin bir nefes çekiyor, gözlerini kısarak: "Doğma büyüme Sapadereliyim. Daha böyle bir rüzgâr görmedim. Sıcak havada bir rüzgar eserdi burada hünük der büyüklerimiz. Serinliği gelirdi. Yangından sonra hünük de yakar oldu. Ağaç yaprakları kavrulunca tozu toprağı tutamıyor. Hünük, ta yukarıdan vuruyor toprağın ateşini aşağıya."

Yangının ekosistem üzerindeki etkisi yıkıcı. Evrimleşerek tohumlarını toprak altında ısıya karşı dirençli hale getiren bitkiler hariç, yanan bu alanlarda eski bitki örtüsünden eser olmayacak. Ağaçlandırma için ilk aşamada insan eline ihtiyaç var. Ata, çok üzülüyor. Tek tek sarılmaya çalışıyor ağaçlara, "Beyki canlanıylay anne." dedikçe dağlanıp duruyor içim.








11 Eki 2017

Sarı Begonvil

Buralarda turistlerin en çok fotoğrafını çektikleri çiçek begonvil, hemen ardından ise zakkum geliyor. Begonvilin asıl çiçekleri bu renkli kılıfların içerisinde. Çiçekleri çevreleyen bu kılıfları, yapı olarak kağıt parçalarına benzetiyorum. Kuruyup düştükleri zaman bile biçimlerini koruyorlar. Bu çok yıllık tırmanıcıların en sık rastlanılan renkleri pembe ve mor lakin sarısı da beyazı bir başka güzel. 






26 Eyl 2017

Okulda ilk hafta

Ata, okul öncesi eğitime başladı. Buralarda sıklıkla bahsettiğim birleştirilmiş sınıflı köy okulundan yana seçimimizi kullandık. Daha evvel herhangi bir kreşe gitmemişti. Birkaç defa başarısızlıkla sonuçlanan oyun grubuna yollama girişimim olmuştu. Dizimin dibinde, bensiz tek gün geçirmeden büyüdü. Benim içe kapanıklığımdan o da etkilendi. Yalnızlığı sevdi, sürekli oyuncaklarını konuşturdu. Tek arkadaşı ben oldum. Bu durum, haliyle "Sınıf çok kalabalık, çok sesli." serzenişlerini getirdi.

Okulun ilk günü diğer velilerle birlikte koridorda bekledim. Bazı çocuklar, sınıf kapısını kapattırmıyor, bazıları ağlıyor, bazıları okula dahi girmek istemiyordu. Ata, bir köşede oturuyordu. İkinci gün veliler yarı yarıya azaldı. Ata yine köşedeydi bu defa elinde bir kitap vardı. Ertesi gün, çocuklar çizgi film izliyordu fakat Ata katılmak istemiyordu. Hafta boyunca bahçede oturdum. Annem önceden "Diğer velilerden uzak durursan, çocuğun dışlanır. Aralarına katıl. Annelerle sohbet et, unutma seni sevmezlerse ileride okul dışı etkinliklere Ata'yı davet etmezler." demişti. Bu tembih, aklımdan hiç çıkmıyordu. Yılların öğretmeni annem, beni çok iyi tanıyordu.

Ata için anne grubunun sohbetine katıldım lakin her zamanki gibi dikiş tutturamadım. Bir noktadan sonra konuşacak bir şey bulamıyordum. Sohbet, ilgimi çekmiyor bir yerde tıkanıyordu. Rol mu yapsam diye düşündüm. Tiyatral yeteneğe az çok sahip biriyim, kıvırabilirim. Klasik kadını oynamak ne kadar zor olabilir fakat bu sefer önümüzde uzun yıllar var. Nereye kadar başkası olacağım? En iyisi yine Burcu olmak. Önceki akşam bir dizi başlamış. Onun üzerine konuşma vardı, "Baktın mı diziye?" dedi biri. "Başakşehir maçı vardı, onu izledim." dedim. Kadının yüzünde kocaman soru işareti. "Avrupa Ligi, favori olduğu maçı alamadı, bir de gollü geçer..." cümlem bitmeden toparlandım. Ne diyorum ben yav, çocuğum dışlanacak. "Öyle işte." deyip bakışlarımı üzerimizi kaplayan iğde ağacının yapraklarına kaydırdım.  Kadın, önce şaşkın sonra 'cık cık cık' ifadesiyle başını diğer yöne çevirdi.


Günler geçerken bir köşede kitap okumaya başladım. Karşımda çocuğunu bekleyen bir köy kadını, oya yapıyordu. Biraz sohbet ettik, ineğini damızlamak üzerine, "Bir zaman paytrarı aradım, 'Besiye çekmeden öküze tohumlat.' dedi. Savkırınca sekiz saat geçmesi ilazımmış. Bi dutaydı eyiydi emme dutmadı." Bu sohbet çok tatlı geldi. O ve standart çizgisinin uzağında iki anne bulup, bahçede zaman geçirmeye başladık. Zaten hafta ortasından sonra bizden başka veli kalmamıştı. Bir ara, içlerinden birinin telefon numarasını kağıda yazarken; "Geçen gün de öğretmeninkini kağıda yazdın, kaldı mı böyle? Neden direkt telefona kaydetmiyorsun?" diye sordu. "Alışkanlık." dedim. "Zaten rehberimde on kişi yoktur." deyince şaşırdı. Ben de onlara tüm açıklığımla kendimden bahsettim. "Tek başına olmayı sevdiğimi, onlarla yazışmazsam yanlış anlamamalarını, bunun tamamen benden kaynaklandığını" söyledim. Garipsemiş olsalar da sanırım beni anlamak zorunda kaldılar.

Müdire ile Ata'nın uyum sürecini konuştuk "Çok zeki bir çocuk, kendi kuralları, kendi doğruları var. Bağımsızlığına düşkün. Toplumda böyle şeyler onay görmese de benim nazarımda birey olmanın en önemli evresidir.  Ata, yalnızlığı seviyor diye endişelenmeyin. Normal, kime göre normaldir?" deyince doğru yerde olduğuma bir kez daha kanaat getirdim.

Bir haftanın ardından pazartesi günü, öğle saatlerinde Ata ile konuşup eve döndüm. Eve geç ulaşmak için köy yolundan yürümeye başladım. Öğle yemeğini okula bırakıp dönen servis yanımda durdu, şoför eve bırakmayı teklif etti. Sıcakta yürümek zorladığından bindim. Hem Ata'yı emanet ettiğim şoförü daha yakından tahlil etme fırsatı da bulmuş oldum.

Eve girdim, ayakkabıları çıkarıp, çantamı yere attım. Uzaktan içeriye baktım. Salon, sabah telaşla bıraktığımız gibiydi. Ata'nın oyuncakları, kalemleri, koltuğun üzerinde asla yanından ayırmadığı oyuncağı Elmo. O noktada film koptu. Bulunduğum yere oturup ağlamaya başladım. Bu, ilk ayrılığımız. İçimde gurur, mutluluk ve hüzünle karışık bir ağlamak vardı. Fakat çabuk toparlandım, birkaç saat içerisinde gelecekti. Sevdiği yemeği pişirmek için mutfağa girdim.

Bu sabah ise ilk defa yalnız okula gönderdim. "Aykadaşlayım çok şımayık sevmiyoyum." diye söylendi. Servise bindirdim. Eve çıkınca, bir öncekinden daha ağır bir duygu çöktü üzerime. Henüz anahtar elimdeyken, yeniden çıktım evden. Okuldan ararlarsa, duymalıyım diye her zaman sessizde olan telefon hem sesi açık hem de elimde yürümeye başladım. Sadık Amca gördü, "Hayırdır Burcu?" dedi. Gözlerim dolmuştu, "Ata'yı servise bindirdim." dedim. Gülümsedi. "Sevinç gözyaşları olsun bunlar." dedi. Başımı salladım.  Ata'nın severek 'küçük öğretmenim' diye bahsettiği yardımcı stajyer öğretmeninden fotoğraflar geldi. Ata, sınıfta öğretmenin okuduğu kitabı dinliyordu. Gülümsedim, miniğim artık bebek değildi. Uzun yıllar sürecek eğitim hayatına ilk adımı atmıştı.

13 Eyl 2017

Gün Batımında Alanya

Kıyıdan uzaklaştıkça alçalıyor sesler.
Denizde kayıyor sarsak bir balık ve sulara batıyor ışık.








28 Ağu 2017

Altınbeşik Mağarası

Antalya'nın bakir ormanlık alanları arasında kalan dar ve uçurumlu bir yolu izleyerek Altınbeşik Mağarası Milli Parkı'na ulaşıyorsunuz. Milli parka giriş ücreti yok. İçeride gençlerin çalıştırdıkları ufak bir kahvehane var. Buradan mağarada turlamak için bot ya da kayık kiralayabiliyorsunuz. Kişi başı beş lira. Kış ve ilkbaharda sular yükseldiğinden ziyarete kapalı olan mağaranın atmosferi harika. Sarkık ve dikitler altında, buz gibi yer altı sularının üzerinde ilerliyorsunuz. Derinliği 44 metreye ulaştığından burada yüzmek yasak. Türkiye'nin en büyük, Avrupa'nın ise üçüncü büyük yer altı gölüne sahip mağaranın yaklaşık 2200 metrelik alanı araştırılmış, diğer kollarında ise inceleme sürüyormuş.






22 Ağu 2017

Eber Gölü

Afyon'da aynı adı taşıyan bir köyde bulunan Eber Gölü kuş gözlemi için çok önemli bir yer. Ancak burası, kuş gözlemciliği yerine avcılık ile anılır olmuş. Göl, labirent şeklinde uzuyor. Kopak adı verilen adacıklar üzerinde avcılık spordur bahanesi ile kuş öldürenler var. Avcılık ruh hastalığıdır!

Bu civarda yer alan evler terk edilmiş. Nasıl bir insansam yolum hep ıssızlığa varıyor. En sonunda Türkiye'nin en güzel terk edilmiş yerleri adı altında kitapçık yayımlayacağım.

Burası ne sebeple terk edilmiş bilmiyorum. Kıyıda kamış toplayan amcalardan birine sordum. Fikirsizdi. Sadece kayıkla gezmek isteyip istemediğimi sordu. Gezmek istersem vişne toplamaya giden ahbaplardan birini arayıp çağıracakmış. 3-4 saat süren göl gezintisi 100 liraymış. Zaman olsa değerlendirilebilecek teklif aslında ama dört saat nasıl geçecek, iyi bir fotoğraf makinesi ile kuşları görüntülersen belki...

Çevrede konaklanacak ya da yemek yenecek bir yer yok. Meyve bahçeleri arasından geçip göle ulaşıyorsun. Aslında avcı denen dallamalarla, dalaşma tehlikesi olmasa burası güzel bir kamp yeri. Üstelik korku faktörü de yanında.







10 Ağu 2017

Sarı Ahududu

Altın ahududu olarak da bilinen ahududu çalısı, bahçe çitlerimizde uzuyor. Meyvelerin, tatları baldan öte. Ekşinin en ufak tonu yok. Sıcak hava, olgunlaşan ahudutlarını hemen pörsüttüğünden dalında bozulmuş meyveler de görüyoruz. Bu durum en çok bahçeye dadanan kuşlara yaradı. Çalıya konmaları kolay olmasa da ara ara gelip ahudutlarını gagalıyor minnoşlar.




2 Ağu 2017

Rulodan Anıtkabir Yapımı

Ata ile evde sıklıkla etkinlik yaptığımızdan kağıt ruloları saklıyorum. Okul öncesi etkinliklerinde bu tür geri dönüşüm malzemeleri çok işimize yarıyor. Bu defa maket Anıtkabir yapmaya çalıştık. Rulo sütunları parmak boya ile boyayıp, yapıştırdık. Bitiminde Ata çok sevindi. Önce bir müddet başköşede sergiledi, ardından çevresine oyuncak askerler dizip 'Atatürk'ün evini koruma' temalı oyunlar oynadı.